• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ali.gulhan.58
  • https://www.twitter.com/ali69gulhan
ali gulhan

Huneyn Gazvesi

Huneyn Gazvesi

 

Hicretin sekizinci yılı, Şevval ayında vuku buldu. Sebebi ise şu idi: Cenâb-ı Hakk Mekke Fethini Resulüne (s.a.v.) nasib edince, düşmanlık ve isyanı bırakıp ona bağlanan Kureyş'in hâli; Havâzin ve Sakif ileri gelenlerinin huzurunu kaçırdı. Aralarında gel-gitler başladı. Allah'ın Resulüne ve mü'minlere verdiği zaferi hazmede-miyorlardı. Bunun üzerine büyük bir kalabalık topladılar. Havâzin reisi Mâlik bin Avf'ın liderliğinde bütünleştiler. Onlara tüm mal, evlâd ve ıyâliyle gelmelerini emretti liderleri. Ve bu müthiş kala­balıkla Mekke - Tâif arasındaki, Evtas mevkiine ordugâh kurdular. Mâlik bunu sırf, kimsenin geri kaçmasına fırsat bırakmamak için yapmıştı. Çünkü herkes aile, evlâd ve malını savunmuş olacaktı... Ve topluca Resûlullah (s.a.v.)'in üzerine yürüyorlardı. O ise Şev-val'ın başlarında hareket edip[97] oniki bin müslümanla onlar üzerine yürüdü. On bini Medineli, iki bini ise Mekkeliydi[98].

Bu esnada Resûlullah (s.a.v.), Abdullah îbn Hadrad el-Eslemî'-yi, düşman ordusu içine girip, durumunu öğrenip haber getirmekle vazifelendirdi. O da gitti. Aralarına katılıp, ordugâhlarım gezdi ve her hallerini öğrenip geldi.

Öte yandan, Resûlullah (s.a.v.)'a, Safvân tbn Ümeyye'de çok miktarda zırh ve silâh bulunduğu haber verilmişti. O da ona adam gönderip (ki Safvân o anda henüz müşrikti) zırh ve silâhları istetti. Safvân ise; «Acaba gasp mı ediyorsunuz yoksa?» diye sorunca, Re­sûlullah (s.a.v.): «Hayır, ödünç olarak, sağlamca sana iade edilecek­tir» diye cevab verdi. O da yüz zırh ile, yeteri kadar silâh verdi'[99]. Mâlik bin Avf, Resûlullah (s.a.v.)'m geldiğini haber alınca; çevresin­deki bu kalabalığı Huneyn vadisine indirip, herkesin vadiye yayı­lıp pusuya girmesini emretti. Ve ordusuna; Muhammed ve arka­daşları üzerine çepeçevre, aniden ve toptan baskın yapmalarını ten-bihledi.

Müslümanlar, Huneyn vadisine vardı ve sabahın alaca karanlıgında vadiye yayıldı. Onlan, vadinin stratejik noktalarında üstlenen düşman birlikleri gözetliyordu. Ve talimat üzere aniden hücum edip, müslümanlara toptan baskın yaptılar. Bundan hayvanlar ürktü, halk gerisin geri dönüp dağıldı. Öyle bir panik oldu ki, kimsenin gözü kimseyi görmüyordu.

Resûlullah (s.a.v.) sağa yöneldi ve halka çağırdı: «Ey Allah'ın kullan, bu yana gelin. Şübhesiz ben peygamberim, Abdülmuttalib evlâdıyım!..» Müslim, Abbas tr.a.Vdan şöyle naklediyor: Ben Re-sûlullah'ın yanındaydım Huneyn günü. Biz, Ebû Süfyân bin Haris bin Abdülmuttalib ile birlikte ondan hiç ayrılmadık. O beyaz katırı üzerindeydi. Müslümanlar, küffâr ile karşılaşınca ilkin şaşırıp geri çekildi. Halbuki Resûlullah, katırım mahmuzlayıp, düşman üzerine sürüyordu. Abbas şöyle devam ediyor: Ben hemen Resülullah'ın atı­nın yularım tutup durdurdum. Düşmana yaklaşmasını önleyecektim. Ebû Süfyan da Resülullah'ın üzengisinden tutmuştu...

Resûlullah (s.a.v.) Ashâb-ı Semre diye çağırın buyurdu[100]. (Hz. Abbas'ın sesi çok gürdü). Ben de: Ey Ashâb-ı Semre!.. diye en son sesimle bağırdım. Abbas diyor ki: O anda kendilerine bu çağrım tıpkı ineğin yavrusuna mülemesi gibi karşılık gördü ve hep birden: «Yâ lebbeyk, yâ lebbeyk!..» diye cevab verdiler. Hemen de dönüp küffâr ile savaşa tutuştular. Bir çağrı da «Ey Ensâr!» şeklinde olmuş­tu. Resûlullah ise onların çarpışmasına bakarken; «İşte şimdi Va­lisin, işi bitti..» buyurdu. Yerden kum alıp küffârın suratına serp­ti ve: «Muhammed'in Rabbi aşkına onları ezin!..[101]» diye hay­kırdı.

Allah, müşriklerin gönlüne korku saldı. Ve öyle bir yenilgiye uğradılar ki; kimsenin kimseyi göreceği yoktu. Onlar kaçıyor, müs-lümanlar kovalıyor, öldürüyor veya esir ediyorlardı. Herkes bir sürü esirle Resülullah'ın huzuruna geldi.

Bu gazvede ayrıca, Resûlullah (s.a.v.) isbat etmek kaydiyle her savaşçının öldürdüğü adamın terikesine sahip olabileceğini ilân etti.

Bu konuda îbn îshâk ve ötekiler, Enes bin Mâlik (r.a.)den şu­nu nakleder: Ebû Talha, Huneyn gününde tek başına öldürdüğü yirmi kişinin eşyasını almıştı.

Yine Ibn îshâk ve îbn Sa'd sahih senedle nakleder ki; o gün Resûlullah etrafına  bakınırk«n,   Ümmü Selim binti Melhân'ı gördü. O da, kocası Ebû Talha ile birlikte çarpışıyordu: Resûlullah (s.a.v.) ona: Sen Ümmü Selim ha! deyince, o cevab verdi: Evet, babam, anam sana feda olsun yâ Resûlâllah! Seninle savaşanlarla nasıl çarpışıyorsan, ben de sana saldıranlarla öylece savaşıyorum. Ebû Talha da (onun elinde bir hançer gördü), bu hançer nereden Ümmü Selim? diye sorunca; kocasına da şu karşılığı verdi: Onu, bize yaklaşan bir müşrikin kolunu büküp elinden aldım ve onunla kendisini öldürdüm.

Yine Resûlullah (s.a.v.) bir kadın gördü. Hâlid bin Velid öldür­müştü onu. Halk onun etrafına toplanmıştı. Sordu: «Ne bu?» diye. Dediler ki; Hâlid bin Velid'in öldürdüğü kadın. Bunun üzerine Re­sûlullah (s.a.v.) yanındakilere : «Hâlid'i bulun ve ona söyleyin ki; Resûlullah seni, kadın, çocuk ve köleleri öldürmekten şiddetle men etti!..[102]»

Mâlik bin Avf ve kabilesinin ileri gelenleri birlikte kaçıp, Taife sığındı. Surlara çekilip savunmaya geçtiler. Bütün varlıklarını bı­rakmışlardı.

Resûlullah, bütün ganimetlerin Ca'râne mevkiinde toplanmasını ve korunmasını emretti. Mes'ûd bin Amr el-Gıfârî'yi de üzerine mu­hafız tâyin etti. Resûlullah (s.a.v.î da beraberindekilerle Tâif'i ku­şattı. Sakif kabilesi surlarının içinde, müslümanlara ok atmaya baş­ladılar. Bazıları şehid oldu. Resûlullah (s.a.v.) Tâif kuşatmasını on gün kadar sürdürdü. Yirmi gün kadar olduğu da söylenir. Daha sonra, vazgeçmeyi uygun gördü. Abdullah tbn Ömer (r.a.)'in nakli­ne göre, Nebi Aleyhisselâm ashabına ilân etti: «İnşaaüah dönüyo­ruz...» diye. Bazı sahabeler, biz burayı fethetmeden mi döneceğiz? deyince, O da: Hücum edin öyleyse - yâni isterseniz hadi savaşın -buyurdu. Onlar da gerçekten ilk saldırıda bazı yaralar aldılar. Bu­nun üzerine Resûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: «Yarın geri döneceğiz». Bu onları şaşırtmıştı. Ama Resûlullah gülüyordu[103]. Resûlullah ge­riye dönüşte yola çıkarken, ashabına şöyle emretti: «...Vazge­çiyor, tevbe ediyor, Rabbimize kulluk ediyor, hamdediyoruz», deyin. Bazı sahabe de ona: Yâ Resûlâllah, Sakif kabilesine duâ et, dedi­ler. O da: «Yâ Rab! Sakiflilere hidayet ver ve hepsini îslâm'a getir» diye duâ etti[104].

Biz de haber verelim:   Gerçekten Sakiflilere  Allah hidâyetini nasib etti. Çok geçmeden, hey'etleri gelip Medine'de Reûlullah (s.a. v.î'a İslâm'a girdiklerini arzettiler. [105]

 

Ganimet Mes'elesi Ve Resulullah (S.A.V) Bunları Taksünindeki Metodu:                     

 

Ve Resûlullah, Ca'râne'ye döndü. Huneyn gazvesinde Havâzin-lilerden alınan esir ve ganimetler oraya toplanmıştı. Esirleri, orada gazilere taksim etti. Arkasından da Havâzin'den bir hey'et gelip, tevbekâr olduklarım beyanla, mal ve esirlerinin kendilerine iade edilmesini istediler. Resûlullah (s.a.v.) ise onlara: «Benim yanımda gördüklerimiz var. Ve benim nazarımda en güzel söz doğru olandır. Siz şimdi iki şıktan birini tercih etmek durumundasınız: Ya esirleri­nizi, ya mallarınızı, müslüman olacağınızı ümid ederek esirlerin ve malların taksimim biraz geciktirmiştim...»

Gerçekten Resûlullah, Tâif dönüşünde onları on gün kadar bek­lemişti. Onlar: Yâ Muhammed! Bizi ailemiz ve mallarımızdan birini tercihte serbest bıraktığına göre, bizim için önemli olan insanları-mızdır. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) kalkıp, müslümanlara hi-tab etti. Cenâb-ı Hakk'a lâyık şekilde hamd ü senadan sonra şöyle konuştu: «tmdi, kardeşleriniz tevbe edip gelmiş durumdadır. Ben de onlara esirleri iade etmek niyetindeyim. Şimdi bu görüşü tasvib edenler hemen yerine getirsin. Ama gönül hoşluğuyla değil de, bir karşılık isteyen varsa, karşılığını ilk savaş ganimetinden vermek şartıyla, onlar da bu emri yerine getirsin[106]».

Fakat halk hep bir ağızdan: Biz bunu karşılıksız kabul ettik, dediler. Resûlullah (s.a.v.) ise; «Ama bu durumda kimin razı, kimin razı olmadığım kesin olarak bilemeyiz. Siz gidin, güvendiğiniz dost­larınızla istişare edin! Onlar da gidip akıl danışacaklarına danışıp gelsinler» dedi. Resûlullah (s.a.v.)'a bir bir müracaat ederek; (esir­leri iade etmeyi kabullendiklerini) bildirdiler. İşte bundan sonra izin verildi, Havâzin esirleri iade edildi[107].

Yine İbn tshâk'ın nakline göre; Resûlullah (s.a.v.) Havâzin hey'-etine, Mâlik bin Avfm durumunu sordu. Onlar da, Sakif kabile­siyle birlikte Tâif'e sığındığını söylediler. O da onlara dedi ki: Ha­ber verin Mâlik'e, gelip müslüman olursa-, ona mal ve ailesini tes­lim ettiğim gibi, yüz tane deve vereceğim!., Mâlik'e bu haber ulaştı. O da gelip Resûlullah'a Ca'râne ve Mekke arasında erişip İslâm'a girdi. Ona ailesi, malı ve yuz de deve verildi. Mâlik gerçekten yararlı bir müslüman oldu.

Resûlullah (s.a.v.) bu taksimde, müellefe-i kulûb (yâni yeni müs­lüman olan Mekkelilere) ganimet ve bağışı fazla verdi. Maksad on­ların gönlünü iyice İslâm'a ısındırmaktı. Ama, Ensâr'dan bazılarının gönlü burkuldu. Ve kendi aralarında: «Henüz kılıçlarmuzdaki kan­lan kurumadığı halde Mekkelileri bize tercih etti Resûlullah!» diye konuştular.

Durum Resûlullah (s.a.v.)'a ulaşınca, Ensâr'a haber gönderip karargâhlarında toplanmalarını istedi. Yanlarında da onlardan baş­kasını bırakmadı. Ve ayağa kalkıp, Allah'a hamdini ve O'na lâyık senasını ifadeden sonra mes'eleyi şöylece izah etti: «Ey Ensâr ce­maatı! Söylediklerinizi aynen haber almış bulunuyorum. Düşünün ki siz sapık yoldaydınız, Allah benimle size hidâyet verdi. Param­parça idiniz, benimle sizi bütünleştirdi. Siz yoksuldunuz, benimle size Allah zenginlik ihsan etti, değil mi?.. (Her söylediğinin sonun­da onlar, «Evet yâ Resûlâllah, öyle oldu. Haklı olan Allah ve Re­sulüdür» diye karşılık veriyorlardı). Sonra sözünü şöyle devam et­tirdi:

Peki ey Ensâr topluluğu, sizin bana karşılığınız, karşı sorunuz olmayacak mı? Onlar ise :

Biz sana ne diyelim yâ Resûlâllah? Ni'met ve üstünlük Allah ve Resulüne aittir. O zaman şöyle buyurdu :

Doğrusu, isterseniz şöyle derdiniz: Ve haklılığınız da teslim edi­lirdi: Sen de bize geldin, herkes seni yalanladığı halde, biz seni tas­dik ettik. Yenilgideydin yardım ettik. Ülkenden çıkarılmıştın, biz bağrımıza bastık. Kimsesizdin, sana sahip çıktık.

Bunun üzerine feryâd etti bütün Ensâr: Asla öyle değil. Biz Allah'a ve Resulüne minnet borcundayız. Bundan sonra Resûlullah sözlerine şunları ekledi:

Ey Ensâr cemaatı! Bir topluluğun gönlünü sizin gibi İslâm'a yak­laştırmak için verdiğimiz geçici dünyalığa nefsinizde hased mi duy­dunuz? Yoksa, onlar koyun ve develerle giderken, kendiniz Allah Resulü ile birlikte yurdunuza dönmeye razı değil misiniz? Vallahi onların beraberinde götürdüğünden, sizin birlikte gideceğiniz çok hayırlıdır. Muhammed'in hükmü elinde olan Allah'a yemin olsun ki;

Eğer hicret olmasa bile ben yine Ensâr'dan bir kişi olmak isterdim.

Yine de herkes bir millet seçecek olsa ben Ensâr'ı (milleti olmayı)

seçerdim. Benden sonra siz daha çok servetle karşılaşırsınız. Sakı­nın, sabredin, ta benimle Havz'da buluşmak üzere. Yâ Rab! Ensâr'a, çocuklarına ve torunlarına rahmet eyle. Halk bu söz üzerine o kadar ağladı ki, sakalları ıslandı. Ve: «Biz Allah ve Resulünün, nasib ve tak­sim ettiği neyse ona razıyız» dediler.

Yine Resûlullah (s.a.v.)'m peşine bazı köylüler takılıp fazla ba­ğış istiyordu[108]. Hatta semüre ağacına astığı ridâsını almaya kalktı­lar. Dönüp onlara ^ Be adamlar, bari ridâmı bana verin, buyurdu. Eh vallahi size Tihâme ağaçlarının sayısınca ganimet olsa dağıtır­dım. Belki o zaman beni, cimri, yalancı ve korkak saymazsınız. Vallahi şu an bana düşen ganimet sadece beşte birdir. Hadi o da si­zin olsun!..[109]. Yine bir köylü Arap yetişti ona; hırkasını öyle bir çekti ki Necrân işi sert hırkanın yakası boynunda iz bıraktı. O adam hâ­lâ: «Emret de bana, senin elindeki Allah malından verilsin biraz...» diyordu. Ama buna rağmen Resûlullah güldü ve ona da birşeyler ve­rilmesini emretti[110].

îbn îshâk der ki; Resûlullah, Ca'râne'den ayrılıp Umre için yo­la çıktı. Umresini bitirince de dönüp Medine'ye vardı. Mekke'de ise Attâb bin Esid'i vekil bırakmıştı. [111]

 

Dersler Ve İbretler

 

Huneyn gazvesi de, Bedir gibi veya onun mütemmimi mahiye­tinde dersler taşır. İslâm akidesine dair sebebler ve müsebbebler açısından bir tür dersler...

Bu bakımdan, Bedir gazvesini düşündüğümüzde; müslümanların az, düşmanının çok olmasının hiçbir önemi olmadığını açıkça gö­rürüz. Tabiî sabır ve zafere tam itimad kaydiyle... Ama Huneyn gazvesi ise onun tersi; yâni müslümanların çokluğunun esasta bir-şey ifade etmediğini, sabır ve itimad olmadıkça düşmanın az olma­sının da bir garanti olmadığım kesin olarak gösteriyor.

Nitekim, Bedir hakkında nazil olan âyetler, ondaki ibretleri ser­gilerken : Huneyn'den alınması gereken ibretler için de âyetler na­zil olmuştur.

Bedir'de müslümanlar, sayıca gerçekten azdı. Diğer yönlerden de zaif... Ama bu azlık ve imkânsızlık zarar vermedi.

Sebeb: İslâm'da samimî, imanları olgun, Allah'a ve Resulüne bağlılıkları son derece idi. Ama Huneyn'de mü si umanlar, daha ön­cekilerin tersine sayıca da, öbür yönlerden de düşmanlarından çok üstündüler. Halbuki çoklukları onlara birşey kazandırmadı. Çünkü-orduya katılmış bazı grupların imanı henüz kalblerine yer etme­mişti. Gönül ufuklarında İslâm'ın yüce anlamı henüz çağıldar hâ­le gelmemişti. Bu kalabalıklar, orduya katılmıştı ama sadece cisim ve görüntüleriyle... O an henüz dünya zevklerinden armmamıştı gönülleri. Nefislerini kuşatıp yönlendiren bu heveslerdi. Halbuki göv­de gösterisi ve sayı kalabalığı zafer ve başarıda ne role sahipti ki.

Bu yüzdendir ki, bu derme çatma kalabalıklar, düşmanla ilk karşılaşmada hemen yüzgeri dönüp Huneyn vadisine dağılıp git­tiler. Çünkü pusudaki düşman aniden saldırmıştı. Hattâ bu panik ilk anda, onlarla kader birliği yapan sadık mü'min kitleyi de sar­mıştı.

Ama tabii, Ensâr ve Muhacirler, Resûlullah (s.a.v.)'ın nidasını işitince kendilerine gelip döndü, Resülullah'ın çevresinde toplaştı-lar. Ve daldılar onunla birlik Evtas savaşına. Ki bu ilk dönüp tutu­şanların sayısı ikiyüz civarındaydı!.. Ama bu iki yüz metin kişi yü­zünden zafer mü'minlere döndü. Kalblerine sekinet indi. Dayandı­lar ve Allah da düşmanlarının gönlüne ürpert: verip kötü bir yenil; giye uğrattı. Oniki binlik karma bir topluluğun kendilerine aslında birşey kazandıramıyacağını gösterdikten sonra!..

Nitekim Cenâb-ı Hak bu dehşetengiz dersi kitabında açıklıyor: «...Hani Huneyn günü, çokluğunuz gururlandırmış ti sizi. Halbuki işinize yaramadı. Öyle ki; yeryüzü size dar geldi korkudan. Hemen yüzgeri kaçtınız. Ama arkasından Allah bir sekinet verdi gönlünü­ze de, görmediğiniz orduları da indirdi. Kâfirleri de çileye soktu. Bu idi kâfirlerin müstehak olduğu tabiî. Bundan sonra da Allah diledi­ğinin tevbesini kabul eder. O, Gafur ve Rahim'dir.[112]Şimdi ar­tık bu gazveden çıkaracağımız ders ve hükümleri takdim edebi­liriz :

1- Düşman içine, durumlarım tesbit için casus gönderme

Geçen bahislerde bunun caiz olduğuna dair izahatımız oldu (Hudeybiye'de). Hattâ bunun vâcib olduğunu söyliyeceğiz şimdi.

Bunu, bu savaş esnasında bizzat Resûlullah  (s.a.v.)'m uygulamasından anlıyorum. Hani o, Abdullah tbn Ebi Hadrad el-Eslemi'-yi, düşmanın sayı, hazırlık ve stratejisini öğrenip müslümanlara haber vermek üzere göndermişti. Bu konuda İmamlar arasında da hiçbir ayn görüş yok.

2- Lider için bir gayri müsltmden savaş maksadıyla emânet silâh almasının hükmü:

Burada silâh ta'biri, savaş anında askere lâzım olacak her tür­lü araç ve malzeme diye anlaşılmalıdır. Ödünç almayı da, bağış kabulü, ya da para ile satın alma diye düşünmeliyiz, tşte Resûlul-lah (s.a.v.)'m bu savaşta yaptığı budur. Hani Safvân bin Ümeyye'-den borç silâh almıştı. O ise henüz müşrikti. Bu ise harb halinde gayr-i müslimlerden yardım alma umumî hükmü içindedir. Biz bu hususu Uhud harbine yazdığımız ekte izah etmiştik. Şimdi ise ha­ber verelim, küffârdan alınacak yardım iki çeşittir:

a) Müslümanlarla birlikte çarpışacak insan yardımı (asker ta­lebi) buna dair hadis, Uhud gazası bahsinde geçti. Orada biz ihti­yaca binâen bu caizdir, dedik. Ama müslümanlar da, omuz omuza çarpışacakları bu kişilerden emin olmalı tabii.

b) ikmal maddesi yardımı:  Silâh ve cephane v.s. Bunun caiz olduğuna dair herhangi bir ihti'âf yoktur. Şart şu ki; müslümanla-rın gurur ve izzetini kırıcı, aşağılık duygusuna götürücü bir yanı olmamalı. Ve aynı zamanda, müslümanlarm o gayr-; müslimlerin sultasına  (sömürüsü  altına,  güdümüne)düşmesine de  sebeb  olma­malı bu yardım. Ya da dinin emrettiği bazı sorumlulukların terki­ne sebeb olmamalı... Açıkça görüyorsunuz ki; Safvân bin Ümeyye, Resûlullah (s.a.v.)'a ödünç silâh verdiği zaman zaif ve mağlûb po­zisyonunda; Resûlullah da, en kuvvetli merkezdeydi[113].

3- Resûlullah (s.a.v,)'ın savaştaki cesareti:

Gerçekten böylesi bir cesaret nadir görülebilir. Bütün müslü-manların vadiye yayılıp geri kaçtığı anda Resûlullah (s.a.v.)'m tek başına savaş girdabının merkezinde, pusudan kalkan düşmanın ani­den çepeçevre saldırışı karşısında... Öyle bir metanetle yerinde du­ruyor (hattâ atım düşman üstüne sürüyor) ki; te'siri, firardaki in­sanların bile gönlünü sarıyor. Bu müthiş görüntü onlara yeni bir azim ve şecaat aşılıyor. Hepsi geri dönüyorlar.

îbn Kesir, Tefsirinde Huneyn olayını anlattıktan sonra şunla­rı ekliyor: «Bence, şecaatin zirvesi budur işte. Çünkü öylesi bir günde, savaş çağıltısının göbeğinde, ordusunun dağılıp ortada kaldığı bir anda, katırının üzerinde, ne kaçıyor, ne bir hiyle ve oyun de­niyor. Evet işte tam bu halde bile o katırını yöneltip düşmanın üze­rine sürüyor. Hem de kimse kendisin; tanımadığı halde, kendi iste­miyle kendisini ilân ediyor. (Ben Nebi'yim şübhesiz. Ben Abdülmut-talib evlâdıyım» diye), bilmeyenler bilsin diye... Salât ve selâm O'-na olsun, ta haşre kadar,..

Bu, başka değil, sırf Allah'a tam güven, O'na tevekkül ve zafer verip rlsâletini tamarnhyacağma ilm-i yakindendir. Biliyordu ki bu dini, bütün din  Cve ideolojilere)  üstün kılacaktır[114].

4- Erkeklerle birlikte kadınların da cihada katılması:

 Onların savaşa çıkışı, esasen yaralıları tedavi ve su ulaştırmak içindir. Sahih had zîslerde böyle tesbit edilmiştir. Birçok savaşta böy­le olmuştu. Ama bizzat savaşmaya gelince, açıkça sünnette vârld değil. Gerçi îmam Buhâri, Kitâbü'l-Cihâd'da, «Kadınların gazası ve erkeklerle birlikte savaşır.s.zı» diye bir bahis açmış ve bunu zikret­miştir. Ancak bu hususta serdedilen hadîsler, doğrudan doğruya ka­dınların erkekler gibi savaşa iştirakine delâlet etmemektedir. Nite­kim îbn Hâcer de: Ben bu bahiste (yâni bu konuda vârid olan hadislerde) kadınların savaşçılığına dair bir açıklama göremedim[115]diyor.

Ama, kadınların savaşa katılmasına dair fukahânın ifadesine gelirsek, şöyledir: Bir ülkeye düşman büyük çapta istilâ gücü île saldırırsa, müslümanların kadın - erkek demeden, hepsinin üstüne vâcib olur, kıyam edip savaşmak... Ama tabiî onlardan bir savun­ma ümidi görürsek böyle. "î'oksa meşru olmaz[116]. Ümmü Selîm'in elindeki hançere gelince, o sırf nefis müdafaasını gösterir, kendisi­nin de ifade ettiği üzere...

Buhâri ve ötekilerin Hz. Aişe (r.a.)'den naklettikleri de işte bu açıdan değerlendirilebilir. O, Resûlullah (s.a.v.)'dan cihad için izin istemiş de, o da «Sizin cihadınız haccdır» buyurmuş. Burada kasd edilen ve izin istenilen cihadın, savaşa katılma olduğu, tedavi ve benzeri hizmetlerin kasdedilmediği besbellidir. O ise şartı bulunduk­ça ittifakla meşrudur tabiî.

Bütün bunlara bakınca, kadınların erkeklerle savaşa iştiraki­nin şu şartlara bağlı olduğu da gözden kaçmaz. Setir ve korunma­nın tam olması. Onların böyle bir mücadeleye katılmasına gerçek­ten ihtiyaç bulunması... Ama onların iştirakine gerçekten ihtiyaç yoksa, haram olan bir takım olaylara vesile olacaksa o zaman on­ların savaşa çıkması tereddütsüz haram olur.

Çok önemli husus şu ki: Islârmn hükümleri birbirine dayalı ve iç içedir. Yâni insanın aklına doğan ve evvelemirde iyi gibi gelen bazı sebeblere kapılarak birtakım kesin hükümleri tepelemek caiz olmaz. Bunu şu lafz-ı celîl çok açık anlatır: «...Siz kitabın bir kıs­mına inanıp bir kısmını inkâr mı edersiniz? Şübhesiz, böyle davra­nanların cezası ancak, dünya hayatında perişanlık, kıyamet gü­nü ise en şiddetli azaba itilmektir. Zaten Allah yaptıklarınızdan ga­fil değil[117]».

Peki ne çirkin hiyledir, şu hasis bir dünyalık için Allanın di­ninden tâviz verenlerin tutumu!.. Dinden bütün bağlarını koparıp ondan soyunduktan sonra, dönüp kendilerinden şer'î fetva isteyen köksüzlere, o beyefendilerin keyf ve zevklerine uygun fetva döktü­renlerin hali. Ve kalkıp müdahene için onlara fetva takdim edenle­rin fitnesi ne feci!..

5- Cihad ânında kadın, çocuk ve kölelerin öldürülmesinin yasaklıği:

Buna, Resûlullah (s.a.v.)ın Hâlid bin Velid tarafından öldürü­len kadım görünce söylediği delâlet eder. Bütün ulema da bunun üze­rinde ittifak halindedir.

Ancak, savaşa katılan ve müslümanlara kılıç çekenler müstes­na tabii. Tabii olarak bunlar öldürülür. Geri dönüp kaçanlar ise, ta-kib edilmez.

Tıpkı küffârın, çocuk ve kadınların kendilerine siper yapması gibi. Bu gaileyi bertaraf etmek (pek tabiî önce) nları öldürmekle mümkündür. Bu caiz olur. Müslüman lider ise, maslahata uygun olanı yapması' gerekir.[118]

6- Ölünün eşyasını soyup almak:

Biz Resûlullah (s.a.v.)ın bu gazvede, gazilere, öldürdüğü müş­rikin eşyasına sahip olmasının hakkı olduğunu ilân ettiğini söylemistik. îbn Seyyidi'n-Nâs da der ki: «Bu sürekli bir hüküm olmuştur artık».

Bize gelince: Bunun müttefekun aleyh olduğunu biliyoruz. An­cak, bu sürekli hükmün türü hakkında ulemanın ihtilâfı vardır. Acaba bu, müslümanların halifesinin hükmüne bağlı mı olacak, yok­sa bir fetva mes'elesl midir?..

Yâni, Resûlullah (s.a.v.) bu hükmü, başka seçeneği olmayan bir esas olarak mı ilân etmiştir. Tıpkı namaz ve oruç gibi. Yoksa mas­lahat ve ihtiyaca göre müslümanların liderinin uygun gördüğü yer­de uygulayabileceği vasıfta bir hüküm olarak mı ilân etmişti?..

Şafiî (r.a.) bunun, tebliğ ve fetva esasına dayalı bir hüküm ol­duğu görüşündedir. Ona göre, hangi asır ve şartta olursa olsun, raü-câhid, kendi eliyle ölen bir harbinin elbise ve teçhizatını soyar ve sahiplenir. Bunun için komutanın iznine hiç hacet yoktur.

Ebû Hanife ve Mâlik (r.a.) bunun kazâî bir hüküm olup, sırf imâmın talimatına dayandığı görüşündedir. îmamın iznine bağlı ola­rak öldürülen selb caizdir. îzin olmazsa selbedilen bu eşya da gani­met cinsinden olup, o hükme tâbi olur.[119]

7- Cihadın düşmana eza etmek olmadığı:

Bunu biz, Tâif muhasarasından vazgeçip dönülürken, bazı sa­habelerin Resûlullah (s.a.v.)'a: «Sakîf için Allah'a duâ et» diye ri­caları üzerine, onun da: «Yâ Kab! Sakîf'e Hakk'ı göster ve bize dön­dür» diye niyazda bulunmasından anlıyoruz. Bu demektir ki cihad, «emr-i bi'1-mâruf ve nehy-i ani'I-münker» vazifesinin bir tür uygu­lamasıdır. Yine bu, insanların birbirine karşı sorumluluklarını ye­rine getirerek, kıyamet günündeki ebedi azabdan yakalarını kurtar­mak hamlesidir.

Buradan şunu da anlarız ki; müslümana yakışan, başkalarının hidâyet ve kurtuluşu için duâ etmektir. Zaten cihadın meşru sayıl­ması da bu maksad (insanları ıslâh etmek) a bağlıdır.

8- Asker ganimete ne zaman sahib olur?

Yukarıda anlattık: Resûlullah (s.a.v.) Havâzin hey'eti müslüman olarak gelince onlara: «Zaten ben sizi bekliyordum» yâni ganimet taksimini, sizin müslüman olabileceğinizi umarak geciktirdim bu­yurdu.

îşte bu gösterir ki; gaziler ganimete ancak kumandanın (imam ve hakim'ın) taksiminden sonra sahip olabilir. Bundan önceki müd­det içinde hiçbir savaşçı bir ganimet elde etmiş sayılmaz. Resûlul-lah'ın taksimi geciktirmesinin sonuç ve anlamı budur. Yine bu uy­gulama gösterir ki; müslümanlann başına yakışan, ganimetlerin sa­hipleri müslüman olursa, onları iade etmektir. Ancak asker arasın­da taksim edilmediyse... Resûlullah (s.a.v.)'ın tercih ettiği tarz da bu idi.

Yine bu olayda Resûlullah (s.a.v.)'ın tutumu gösteriyor ki: (Yâ ni Havâzinlilerin ganimet olarak müslümanlara geçen malları için gelen hey'ete karşı tavır) onlar arasında taksim ettikten sonra, ga­nimetten herhangi birşeyi geri almak, imamın yetkisinde değil, alan­ların rızasına bağlıdır. Zorlama ve tehdid olmadan bağışlarlarsa alı­nabilir ancak.

Şimdi düşününüz Resûlullah (s.a.v.)'ın dikkat ve hassasiyetini. Yâni ganimetlerden (esirleri) dağıttığı kimselerden, sahibine iade izni isterken, hepsinin birden: «Tamam yâ Resûlâllah, biz gönül hoş-luğuyla veririz» demelerini yeterli bulmuyor. Onların tek tek gelip bu izni vermelerini ya da akıl ve anlayışına güvendikleri kimselerin gelip bizzat buna razı olduklarını beyan etmelerini istiyor. Bunu herkesin ağzından tevsik etmek istiyor. Ve bunda ısrar ediyor.

Bu da gösterir ki; başkanın, bir kimsenin elde ettiği meşru hak­lardan herhangi birşeyi iskat etmeye selâhiyeti yoktur. Yetkisini bu yolda kullanamaz. Şâri-i Mübîn, bu lider Resul bile olsa ona böyle bir yetki ve imtiyaz tanımamıştır.

İşte gerçek anlamda ve en parlak biçimde adalet ve eşitlik böy­lece tecelli eder. Ve bu hârika örnek ve dev çaptaki ilâhî yapıyı bozmak için her türlü bâtıl etkilere slogan ve geleneklere rağmen O nefsini hiç hesaba katmayabilir, ilâhi yapıyı oturtmak için...

9- Müellefe-i Kulûb'e karşı İslâm siyaseti :

Yukarıda gördük ki, Resûlullah (s.a.v.) Fetih yılında ganimet tevziinde Mekke halkını öbürlerine tercih etmişti. Bu taksimde, sa­vaşçılar arasındaki eşitlik ilkesine de riâyet etmemişti. Bu uygula­ma, bütün ulemanın ve fakîhlerin bu konuda delil olarak aldığı fiili sünnettir. Yâni, kalbleri islâm'a ısındırılacak olanlara, müslüman­lann imamının, maslahat onu gerektiriyorsa, öbürlerinden daha faz­la atiyyede bulunması caizdir. Belki de durumun icabına göre bu ka­çınılmaz bir vazife olur ona... Bu atiyyenin (bağışların) ganimet­lerden olmasında da bir mâni yoktur. Aynı şekilde, zekât fonundan,

imâmın idaresinde biriken mallardan da, böyle kalbi kazanılacak­lara, durumun müsaade ve zorlamasına binâen özel hisse vermesi mümkün,

10- Ensâr'ın üstünlüğü ve Resûlullah (s.a.v.) 'in onlara sevgisi:

Resûlullah (s.a.v.)'in sözü Haktır: -Şeytan insanoğlunu hep kan meydanına çeker.»

Nitekim şeytan, Ensâr cemaatını da Aleyhissalâtü vesselam efen­dimizin ganimet taksimindeki siyâsetini eleştirmeye çekmişti. Nefis­lerine bunu üfledi. Şeytan onlara Resulleri hakkında; kendi kav­minin sevgisiyle karşılaşıp vatan muhabbeti kabarınca bizi unut­tu» diye düşündürmek diledi. Ama Resul aleyhisselâm, bundan ha­berdar olunca ne buyurdu?

Onun bu vesveselere karşılık onlara verdiği hitabe en üstün zevk ve en ince mânâyı kuşatır. Ensâra olan müthiş muhabbeti meş'-alendirir. Kendisi de o an, en çok sevdiği insanların kendisini, unut­mak ve yüz çevirmekle ittiham etmesi karşısında elemle dolup taş­maktadır:

Tekrar o hutbesine bak da gör. Göreceksin ki; gönlünden taşan şefkat ve sevgi konuşmaktadır... Bu hissiyat ve coşkular, Ensâr'ın vicdanını Öyle bir sarsmıştır ki; içlerine giren vesvese ve fitne silin­miş ve hıçkırıklar yükselmiş Hepsi birden. Nebilerinden duyduk­ları huzur ve şerefin serinliğinde, hislerine bin kere razı olduklarını ilân etmişlerdir.

Mal kim oluyor, ganimet ve eşya nedir? Nedir ki; Resûlullah (s.a.v.)'m rızâsı karşısında?. O'nunla birlikte mes'ûd ve bahtiyar, nurlu Medine'ye döneceklerine göre, hayatları ve mematları O'nunla beraber olacağına göre...

Hem onlara o Resulün sevgisini anlatacak başka dile hacet var mı? O kendisi bildiriyor ve ilân ediyor. Ensâra olan aşkını. Vatanım terkedip kalan hayatını kendileri arasında geçireceğine söz veriyor. Bu sevginin senedi söz (kurtuluşun senedi ise bu sevgi!..»

Sonra, kim görmüş Resûlullah (s.a.v.)'in sevgisinde malın bir ölçü olduğunu? Evet o, Kureyş'e fazla fazla mal ve ganimet verdi. Peki kendi nefsini kime tahsis etti? Ensâr'a mı, Kureyşlilere mi? Ve hangisinin nasibi elzem? Haniya, Allah'ın kendisine tahsis et­tiği beşte biri de o anda çevredeki Arablura dağıttı. Şimdi onlara hitabını da düşün: kendi etrafım sarıp, b.raz daha ver, diye yal­varıp ısrar edenlere: «İnsanlar insaf! Bana Allah'ın lütfettiği beşte biri de verdim size, onu da istemiyorum!..»

Allah seni yüceltti, sana rahmet etsin ey efendim. Ey Allah'ın Resulü! Seçkin ashabına da, Ensâr ve Muhacirine de rahmet eylesin! Ve bizi senin (Livâi'1-Hamd) sancağın altında toplasın. Ve bizi, o günde senin Havz'ın kenarında toplananlara ilhak buyursun. Âmin! [120]



1616 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın