• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ali.gulhan.58
  • https://plus.google.com/105781278635982310194/posts
  • https://www.twitter.com/ali69gulhan
ali gulhan

İLGİLİ HADİSLER

DAHA ÖNCE GEÇEN KONULARI KAPSAYAN

BÖLÜM

﴿ كِتَابُ جَامِع مَا تَقَدَّمَ ﴾

-275 ﴿ اَلرُّؤْيَا الصَّالِحَةُ جُزْءٌ مِنْ سِتَّةِ وَأَرْبَعِينَ جُزْءاً مِنَ النُّبُوَّةِ ﴾

“Salih rüya, peygamberliğin kırk altı (1/46) cüz’ünden bir cüzdür”[1]

Bir lafızda ise bu:  (مِنْ خَمْسِينَ) “Elli (cüz’ün)den…” şeklinde geçmektedir.

Bir diğer lafızda ise:  (مِنْ سَبْعِينَ ) “Yetmiş (cüz’ün)den…” şeklinde geçmektedir.

Bir başka lafızda ise: (مِنْ أَرْبَعِينَ) “Kırk (cüz’ün)den…”[2] şeklinde geçmektedir.

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.     Ebu Hureyre

2.     Abdullah ibn Abbâs

3.     Abdullah ibn Ömer

4.     Abdullah ibn Amr

5.     Câbir

6.     Abbâs b. Muttalib

7.     Semure

8.     Abdullah ibn Mes’ud

9.     Enes

10.     Avf b. Mâlik

Toplam, 10 kişi.

(Derim ki:) Bu hadis, şu yollardan da gelmiştir:

11.     Ebu Saîd el-Hudrî

12.     Ebu Rezîn ibnu’l-Ukaylî

13.     Ubâde ibnu’s-Sâmit

14.     Huzeyfe

15.     Ebu Katâde

(Münâvî) “Teysîr”de bu hadisin mütevatir olduğunu belirtmiştir. “Feyzu’l-Kadîr”de de Suyûtî’den naklen bu hadisin mütevatir olduğunu söylemiştir.

Zürkânî (ö. 1122/1710)’de “Şerhu’l-Muvatta”da da konu ile ilgili olarak der ki: “Hadis, mütevatir olup bir grup sahabeden gelmiştir.”

* * *

-276 ﴿ مَنْ رَآنِي فِي الْمَنَامِ فَقَدْ رَآنِي ﴾

 

“Kime beni rüyasında görürse, (o kimse) gerçekten beni görmüştür”[3]

Bir rivayette ise: ﴿ فَقَدْ رَآى الْحَقَّ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ لاَ يَتَمَثَّلُ بِي ﴾ “… hakkı görmüştür. Çünkü Şeytan, benim suretime giremez”[4] şeklinde geçmektedir.

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”ın ‘Kitâbu’l-Edeb’ (=Edeb Bölümü’n) de bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.     Enes

2.     Ebu Mes’ud

3.     Ebu Katâde

4.     Ebu Hureyre

5.     Câbir

6.     Abdullah ibn Mes’ud

7.     Abdullah ibn Abbâs

8.     Ebu Cuhayfe

9.     Ebu Mâlik el-Eşcaî

10.     Ebu Saîd el-Hudrî

11.     Abdullah ibn Amr

12.     Ebu Bekre

13.     Mâlik b. Abdullah el-Has’amî

14.     Târık b. Eşyeme el-Eşcaî

Toplam, 14 kişi.

(Derim ki:) Bu hadis, şu yollardan da gelmiştir:

15.     Berâ’

16.     İmrân b. Husayn

17.     Abdullah ibn Ömer

18.     Huzeyfe

Münâvî (ö. 1031/1622), bu hadisin,[5] mütevatir olduğunu belirtmiştir.

* * *

-277 ﴿ إِنَّ السَّمَاوَاتَ السَّبْعَ وَالأَرْضِينَ السَّبْعَ وَمَا فِيهِمَا وَمَا بَيْنَهُمَا بِالنِّسْبَةِ لِلْعَرْش كَحَلْقَةِ مِلْقَاتٍ فِي فَلاَةٍ مِنَ الأَرْضِ ﴾

“Yedi kat gök ile yedi kat yer ve bunların içindekiler ile bunların arasında bulunanların; arşa nispetle, yeryüzündeki büyük bir düzlükte (=çölde) bırakılmış bir halka gibi olması”[6] ile ilgili hadisler

Allame İbn Zekeriyya, bu konuki hadislerin mütevatir olduğunu belirtmiştir.

* * *

  -278 ﴿ خُرُوج الْمُصْطَفَى مِنْ مَكَّةَ يَوْمَ الاِثْنَيْنِ وَدُخُوله الْمَدِينَة يَوْمَ الاِثْنَيْنِ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in, (hicret ederken) Pazartesi günü Mekke’den çıkması ve yine Pazartesi günü Medine’ye girmesi”[7] ile ilgili hadisler

Hâkim (ö. 405/1014) der ki: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in, hicret ederken Pazartesi günü Mekke’den çıkması ve yine Pazartesi günü Medine’ye girmesi ile ilgili hadisler, mütevatirdir.”

Fakat İbn Hacer (ö. 852/1447)’de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Onun, ‘Hz. Peygamber (s.a.v)’in, hicret ederken Pazartesi günü Mekke’den çıktı’ sözünde, mecaz vardır. Çünkü gecenin gündüze yakın olmasından ötürü geceye ‘gün’ denilir.”

Yine ‘Pazartesi günü’ ile kast edilen de, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Mekke’den değil de, (Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında Hıra) mağarasından çıkışıdır.”

(Aynî’de) “Umdetu’l-Kârî”nin ‘Bâb-u hel tunbeşu kubûru müşriki’l-Câhiliyyeti ve yuttehazu mekânuhâ mesâcide’ (=Cahiliyye dönemi müşriklerinin kabirleri kazılabilir mi? Onların mekanını mescitler edinilebilinir mi? ile ilgili bâb) ‘da der ki:

“Hâkim dedi ki: ‘Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Mekke’den Medine’ye hicreti sırasında Kuba’ya Rebiülevvel ayının 8’inde bir Pazartesi günü ulaşması ile ilgili haberler, mütevatirdir.’”

* * *

  -279 ﴿ لاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ ﴾

“Artık (Mekke’nin) fethinden sonra hicret yoktur”[8]

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.      Mucâşi’ ibn Mes’ud

2.      Ebu Saîd el-Hudrî

3.      Gaziyye ibnu’l-Hâris

4.      Hâris b. Gaziyye           

Toplam, 4 kişi.

(Derim ki:) Buhârî (256/870)’nin “Sahîh”inde bu hadis şu yoldan gelmiştir:

5.   Abdullah ibn Abbâs[9]

Hz. Peygamber (s.a.v), Mekke’nin fethedildiği gün şöyle buyurdu:

﴿ لاَ هِجْرَةَ وَلَكِنْ جِهَادٌ وَنِيَةٌ ﴾

“Artık hicret yoktur. Fakat cihad ve niyet vardır”

Bir rivayette ise, İmam Ahmed, bu hadisi, Abdullah ibn Abbâs’tan[10] şöyle rivayet etmiştir:

﴿ لاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ ﴾

“Artık (Mekke’nin) fethinden sonra hicret yoktur”

Bu hadisi; İbnü’s-Seken (ö. 353/963), Bâverdî (ö. 301/913) ile İbn Mende (ö. 395/1004) “Sahâbe”(adlı kitapların) da rivayet etmiştir.

Hasan b. Süfyân (ö. 303/915)’da “Müsned” adlı eserinde, İshâk b. Abdullah b. Ebi Ferve’den -bu metruktur-, o da Abdullah ibn Râfi’den, o da Hâris b. Gaziyye’nin Mekke’nin fathi günü Resulullah (s.a.v)’in şöyle buyurduğunu haber vermiştir:

﴿ لاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الْفَتْحِ ﴾

“Artık (Mekke’nin) fethinden sonra hicret yoktur”

İbnü’s-Seken (ö. 353/963) der ki: “Bu hadisi; Yezîd b. Hasîfe, Abdullah ibn Râfi’den, o da Gaziyye ibnu’l-Hâris’ten rivayet etmiştir. Doğruyu en iyi bilen Allah’tır.”

Zehebî (ö. 748/1347) “Tecrîd”de der ki: “’Bu, Hâris b. Gaziyye’dir.’

Denildi ki: ‘Bu, Gaziyye ibnu’l-Hâris’tir. Medinelidir. Abdullah ibn Râfi, bu hadisi, bundan rivayet etmiştir.’” 

(Suyûtî’nin belirttiği) üçüncü kişi, dördüncüsünün aynısıdır. Fakat bu şahsın ismi hakkında görüş ayrılığı vardır.

* * *

-280 ﴿ وُجُود الأَبْدَالِ ﴾

“Ebdâl’ın varlığı”[11] ile ilgili hadisler

Hadis, şu yoldan gelmiştir:

1.      Enes

Bu hadis, çeşitli lafızlarla gelmiştir. Fakat bunların hepsi, zayıftır.

Yine bu hadis, şu yollardan da gelmiştir:

2.      Ubâde ibnu’s-Sâmit                           

3.      Abdullah ibn Ömer                             

4.      Abdullah ibn Mes’ud                          

5.      Ebu Saîd el-Hudrî

6.      Hz. Ali                      

7.      Avf b. Mâlik  

8.      Ebu Hureyre

9.      Muâz b. Cebel

Hafız Sehâvî (ö. 902/1496), Ebdâl hususunda, “Nazmu’l-Leâli fi hadisi’l-Ebdâl” adında bir cüz yazmıştır.

İbnü’l-Cevzî (ö. 597/1200) “Mevzuât”da Ebdâl’ın var olması ile ilgili hadisleri getirip bu hadisleri tek tek eleştirmiş ve bu hadislerin uydurma olduğuna hükmetmiştir.

Suyûtî (ö. 911/1505)’de “Nüket”de, İbnü’l-Cevzî ‘nin bu görüşünü tenkit etmiştir.

Yine Suyûtî, “Teakkubât”da ise şöyle der: “Bunun yanında Ebdâl ile ilgili haber, sahihtir. Hatta mütevatir olduğunu bile söyleyebilirim. Ebdâl ile ilgili hadisleri, bir eserde topladım. Bu kitap da, Ebdâl hakkında gelen hadislerin geliş yollarını da tamamen bir araya getirdim.”

Daha sonra Suyûtî, Ebdâl hadsisini rivayet eden sahabe ile tabiundan bazı kimseleri ve bunu onlardan nakleden hadis hafızlarını belirtmiştir.

Devamla da der ki: “Bu, manevi mütevatir derecesine ulaşmıştır. Öyle ki Ebdâl’ın varlığının doğruluğuna kesinlikle hükmetmek zaruret halini almıştır.”

(Zebîdî’de) “Şerhu’l-İhyâ”da Ebdâl ile ilgili hadisi nakletmiş ve bunun doğruluğunu kabul etmiştir.

(Zürkânî’de) “Şerhu’l-Mevâhib”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “İbnü’l-Cevzî, Ebdâl ile ilgili bütün hadislerin uydurma olduğunu iddia etmiştir. Suyûtî ise, İbnü’l-Cevzî ‘nin bu görüşüne karşı çıkmıştır. Ve dedi ki: ‘Ebdâl haberi, sahihtir. Hatta mütevatir olduğunu bile söyleyebilirim.’Yani manevi mütevatir. Nitekim Suyûtî, Ebdâl hadisinin mütevatir olduğuna da işaret etmiştir.”

Bununla birlikte Ebdâl hadisini batıl olduğu iddiası da ortaya atılmıştır. İbn Teymiyye (ö. 728/1327)’nin iddiasına göre; “Ebdâl” lafzı, sahih bir haberde değil de, munkatı’[12] zayıf bir haberde gelmiştir. Belki de İbn Teymiyye, sadece Ebdâl denilen şahısların ortaya çıkmasına karşı çıkmaktadır. Görünen o ki, İbn Teymiyye, hem Ebdâl’ın varlığını kabul etmemekte ve hem de Ebdâl’ın var olduğunu iddia edeni de yalanlamaktadır.

Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447) “Fetâvâ”da konu ile ilgili olarak şöyle der: “Ebdâl, pek çok hadiste gelmiştir. Bunlardan bazısı, sahihtir. Bazısı da sahih değildir.

“Kutb”a[13] gelince, bu, bazı rivayetlerde gelmiştir.

“Gavs”a[14] gelince, bu da, Sufîler arasında meşhur şekliyle bilinmektedir. Gavs ile ilgili herhangi bir rivayet sabit olmamıştır.”

* * *

-281 ﴿ وُجُود الْجِنِّ ﴾

“Cinlerin varlığı”[15] ile ilgili hadisler

Şeyh Ebu Ali Hasan b. Ruhâl el-Ma’denî “Şerhu Muhtasarı Halîl”de Birzelî (ö. 844/1440)’nin şöyle söylediğini nakletmiştir:

“(Bu konuda) doğru olan husus şudur: Cinlerin varlığı inkar eden kimsenin –o da Mutezile’dendir- hükmü, onun kafir olmasıdır.  Çünkü o kimse, (cinlerin varlığını inkar etmekle) Kur’an nassını, mütevatir sünneti ve zaruri icmayı bile bile inkar etmektedir.”

Kadı Bedrüddin Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah eş-Şiblî el-Hanefî (ö. 769/1367) “Âkâmu’l-Mercân fi Ahkâmi’l-Cânn”da cinlerin var olduğunu ispat etme ve bu konudaki görüş ayrılığını açıklama mahiyetinde şöyle der:

“İmâmu’l-Harameyn (el-Cüveynî) “Kitâbu’ş-Şâmil”de dedi ki: ‘Allah’ın, size merhamet ettiğini öğrenin. Filozofların çoğu, Kaderiyye’nin cumhuru ve zındıkların tamamı, doğrudan doğruya şeytanlar ile cinlerin varlığını inkar etmektedir. Bunu, yerli yerinde düşünemeyen ve şeriatla bir ilgisi olmayan kimse inkar etse, bir şaşkınlık meydana getirmez. Fakat asıl garip olanı; bunu, Kur’an nasları, mütevatir haberler ve meşhur rivayetlere rağmen  Kaderiyye’nin inkar etmesidir. Toptan ele alındığında; Kur’an nasları ile sünnet, cinlerin var olduğunu bildirmektedir.’”

(Aynî’de) “Umdetu’l-Kârî”nin ‘Kitâbu’s-Salât’ (=Namaz Bölümü) ile ‘Bed’ü’l-Halk’ (=Yaratılışın Başlangıcı Bölümü’n)de cinlerin varlığı ile ilgili olarak şöyle der:

“Cinlerin varlığı ile ilgili olarak peygamberlerin kesin olarak verdikleri haberler, tevatürdür.”

(Kastallânî’de) “İrşâdu’s-Sârî”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Kur’an nasları ile sünnet ve sahabe ile tabiun dönemi alimlerinin tamamının icmaı, cinlerin var olduğunu göstermektedir. Cinlerin varlığı ile ilgili peygamberlerden gelen haberler, açık bir biçimde, tevatürdür. Özel ve genel herkes, cinlerin var olduğunu bilmektedir.”

(İbn Hacer’de) “Fethu’l-Bârî”de İmâmu’l-Harameyn el-Cüveynî (ö. 478/1085)’nin şöyle söylediğini nakletmiştir:

“Meşru sınırlar dışında cinlerin var olmadığını inkar eden kimse garipsenmemelidir. Asıl garipsenmesi gereken husus, Kur’an nasları ile mütevatir haberler gibi meşru sebepler varken cinlerin var olmadığının inkar edilmesidir.”

* * *

-282 ﴿ تَطَوُّرهمْ عَلَى صُوَرِ شَتَّى مِنْ صُوَرِ الْحَيَوَانَاتِ ﴾

“Cinlerin, hayvanların şekilleri gibi çeşitli şekillere girmesi”[16] ile ilgili hadisler

(Kastallânî) “İrşâdu’s-Sârî”de cinlerin çeşitli şekillere girmesi ile ilgili hadislerin mütevatir olduğunu aynen şöyle anlatmaktadır:

“Cinlerin çeşitli şekillere girmesi ile ilgili hadisler, mütevatirdir.”

Daha sonra da cinlerin; Adem oğullarının, hayvanların ve köpeklerin suretine girdiklerini anlatmıştır.

(Devamla da der ki:) “(İbn Hacer’in) “Fethu’-Bârî” adlı kitabında da, cinlerin, çeşitli şekillere girmesi ile ilgili haberler gelmiştir.”

* * *

-283 ﴿ قِصَّة هَارُوتَ وَمَارُوتَ ﴾

 

“Hârût ve Mârût kıssası”[17] ile ilgili hadisler

İbn Hacer (ö. 852/1447) ile Suyûtî (ö. 911/1505)’nin anlattığına göre; Hârût ve Mârût kıssası, 20 kadar yoldan gelmiştir.

Suyûtî (ö. 911/1505) “Havâşi’l-Beyzâvî”de konu ile ilgili olarak der ki: “Hârût ve Mârût kıssası, sabittir. Bu haberin geliş yollarının hepsini, büyük tefsir(im)de anlattım.”

Yine Suyûtî, “Habâik fi Ahbâri’l-Melâike”de de (Hârût ve Mârût kıssası ile ilgili) bilgi vermiştir.

Suyûtî, bu haberin geliş yollarının hepsini büyük tefsir(in)de anlatmıştır.

(Suyûtî) “Menâhilu’s-Safâ”da der ki: “Bu konuda Resulullah (s.a.v)’den sahih ve daha bir çok çeşitli hadisler gelmiştir. Nitekim Hârût ve Mârût kıssasının geliş yollarının tamamını, büyük tefsirde anlattım.

Kısacası: Hârût ve Mârût kıssası; merfu olarak şu yoldan gelmiştir:

1.      Abdullah ibn Ömer[18]

Bu hadisi, İmam Ahmed “Müsned”de, İbn Hibbân’da “Sahîh”de, Beyhakî’de “eş-Şuab”da, İbn Cerîr et-Taberî’de “Tefsir”de, Abd b. Humeyd’de “Müsned”de, İbn Ebi’d-Dünyâ’da “Kitâbu’l-Ukubât”da ve daha bir çok alim, çeşitli yollarla Abdullah ibn Ömer’den rivayet etmiştir.

Bu hadis, kısa bir şekilde merfu olarak şu yoldan gelmiştir:

2.  Hz. Ali

Bu hadisi, İbn Râhaveyh’de “Müsned”de rivayet etmiştir.

Yine bu hadis, şu yoldan da gelmiştir:

3.  Ebu’d-Derdâ’

Bu hadisi de, İbn Ebi’d-Dünyâ “Zemmu’d-Dünyâ”da rivayet etmiştir.

Yine bu hadis, mevkuf olarak sahih ve sahih olmayan senedlerle şu yollardan gelmiştir:

4.   Ali

5.      Abdullah ibn Mes’ud

6.      Abdullah ibn Ömer

7.      Abdullah ibn Mes’ud ve daha bir çokları.” (Suyûtî’nin sözü burada bitmektedir.)           

İbn Hacer (ö. 852/1447) “Şerhu’l-Buhârî” ile “Kavlu’l-Müsedded”de konu ile ilgili olarak şöyle der:

“Bu  Hârût ve Mârût kıssasının geliş yolları, sıhhati sebebiyle bilgi ifade etmektedir.”

(Suyûtî) “Leâli’l-Masnûa”da konu ile ilgili olarak şöyle der: “Hârût ve Mârût kıssasını; çeşitli lafızlarla mevkuf olarak şu yollardan rivayet ettik:

8.        Abdullah ibn Ömer

9.        Abdullah ibn Abbâs

10.     Hz. Ali ve daha bir çokları”

Yine İbn Hacer  (ö. 852/1447)’in “Kavlu’l-Müsedded”de şöyle söylediği nakledilmiştir: “Hârût ve Mârût kıssasının gerçek olduğu, etkili yollardan gelmiştir.”

Münâvî (ö. 1031/1622)’de “Feyzu’l-Kadîr”de der ki: “Hârût ve Mârût kıssası, 20 kadar yoldan gelmiştir. Bunlardan bazısı, hasendir.”

Bu rivayetlerin batıl olduğu iddiası, doğru değildir. Nitekim Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447), Hârût ve Mârût kıssasının sahih olduğunu belirtmiştir.

(İbn Hacer) der ki: “Hârût ve Mârût kıssasının geliş yolları üzerinde inceleme yapan kimse, Hârût ve Mârût kıssasının sıhhatli oluşunun varlığını kesinlikle kabul eder.”

Bununla birlikte Kadı İyâz (ö. 544/1149), Hârût ve Mârût (kıssasın)ın olmadığını ve bu olayın batıl olduğunu ileri sürmüştür.

Abdulaziz ed-Debbâğ (ö. 1132/1720)’da “İbrîz”de, Hârût ve Mârût kıssası hakkında doğru olan görüşün, Kadı İyâz’ın görüşü olduğunu belirtmiştir.

Bu konuda daha geniş bilgi için bu kitaba başvurabilirsiniz. Fakat bunu iyi düşünmek lazım!!.

* * *

-284 ﴿ ذَمّ الرِّيَاءِ ﴾

“Riyanın yerilmesi”[19] ile ilgili hadisler

(Münâvî) “Teysîr”de إِنَّ اللّهَ لاَ يَقْبَلُ مِنَ الْعَمَلِ إِلاَّ مَا كَانَ لَهُ خَالِصاً وَابْتُغِىَ بِهِ وَجْهُهُ “Allah ancak kendi rızası gözetilerek halis bir niyetle yapılan  ameli kabul eder” hadisinin şerhinde aynen şöyle der:

“Riya, büyük günahların en büyüklerinden ve gizemli duyguların en pis olanlarındandır. Ayetler ve hadisler, riyanın, iğrenç olduğunu ifade etmektedir. Riyanın yerilmesi ile ilgili rivayetler ve haberler, mütevatirdir.”

* * *

-285 ﴿ مَنْ أَحَبَّ ( وفي رواية:  مَنْ سَرَّهُ) أَنْ يَتَمَثَلَ لَهُ الرِّجَالُ قِيَاماً فَلْيَتَبَوَّأْ مَقْعَدَهُ مِنَ النَّارِ ﴾

“Kim insanların kendisi için ayağa kalkmasını isterse, (bir rivayette: hoşlanırsa), ateşteki yerine hazırlansın”[20]

Bu hadisi, İmam Ahmed (ö. 241/855) ile Ebu Dâvud (ö. 275/888) sahih bir senedle rivayet etmiştir.[21]

Tirmizî (ö. 279/892)’de, bu hadisi rivayet edip der ki: “Hadis, Muâviye yolundan[22] hasendir.”

Yine Tirmizî der ki: “Bu konuda Ebu Ümâme’den de hadis gelmiştir.”

Ebu Ümâme Hadisini,[23] Ebu Dâvud (ö. 275/888) ile İbn Mâce (ö. 273/886), hasen bir senedle rivayet etmiştir. Hadisin lafzı şu şekildedir:

﴿ لاَ تَقُومُوا كَمَا تَقُومُ الأَعَاجِمُ يُعَظِّمُ بَعْضُهُمْ بَعْضاً ﴾

“Acemlerin, birbirlerini büyüklemek için ortaya kalkmaları gibi (siz de birbirinizi büyüklemek için ayağa) kalkmayın”

(Yalnız) bu hadis, bizim naklettiğimiz hadisten farklı bir hadistir. Bu (her) iki hadisi de, Münzirî (ö. 656/1258) “Terğîb”de getirmiştir.

Yine bu hadis, “Uhûdu’l-Muhammediye”nin, ‘Birinin, diğer Müslümanlardan uzak kalması ve ayrı durmasının yasak olması’ ile ilgili yerde de geçmektedir.

Müellif, ﴿ مَنْ أَحَبَّ ﴾ “Kim … isterse,” hadisini getirip der ki: “Celâl Suyûtî dedi ki: ‘Bu, mütevatir bir hadistir.”

Bu hadisi, (Suyûtî’nin) “el-Ezhâr” adlı eserinde bulamadım.” Fakat (bu hadisin, Suyûtî'nin hangi eserinde geçtiğini) siz araştırabilirsiniz.

* * *

-286 ﴿ لاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أَنْ يَهْجُرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثَةِ أَيَّامٍ ﴾

“Bir müslümanın, diğer müslüman (din) kardeşiyle üç günden fazla dargın kalması, helal değildir”[24]

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”ın ‘Kitâbu’l-Edeb’ (=Edeb Bölümü’n)de bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.      Enes

2.      Ebu Eyyûb el-Ensârî

3.      Sa’d b. Ebi Vakkâs

4.      Hişâm b. Âmir

5.      Abdullah ibn Abbâs

6.      Abdullah ibn Amr

7.      Abdullah ibn Mes’ud

Toplam, 7 kişi.

(Derim ki:) Bu hadis, şu yollardan da gelmiştir:

8.   Ebu Hureyre[25]

Bu hadisi; Ebu Dâvud (ö. 275/888) ile Nesâî (ö. 303/915), Buhârî ile Müslim’in şartlarına uygun bir senedle rivayet etmiştir.

9.   Hz. Aişe[26]

Bu hadisi de, Ebu Dâvud rivayet etmiştir.

Taberânî (ö. 360/970)’de (bu hadisi) bir senedle rivayet etmiştir. Yalnız hadisin ravileri sahihtir.

Fudâle b. Ubeyd’den[27] ise merfu olarak şöle gelmiştir:

﴿ مَنْ هَجَرَ أَخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثٍ فَهُوَ فِي النَّارِ إِلاَّ أَنْ يَتَدَارَكَهُ اللّهُ بِرَحْمَتِهِ ﴾

Allah’ın kendi rahmetiyle engellemesi hariç, kim Müslüman kardeşiyle üç günden fazla dargın kalırsa, o kimse Cehennem’dedir” 

* * *

-287 ﴿ لَعَنَ اللّهُ الْوَاصِلَةَ وَالْمُسْتَوْصِلَةَ ﴾

“Allah, saç ekleyene ve ekletene lanet etsin”[28]

Bu hadis, şu yollardan gelmiştir:

1.      Abdullah ibn Ömer[29]

2.      Hz. Aişe[30]

3.      Esmâ’ bint. Ebi Bekr[31]

Bunların naklettiği hadisler, Buhârî ile Müslim’in “Sahîh”leri ile diğer hadis kitaplarında geçmektedir.

Yine bu hadis, şu yoldan da gelmiştir:

4.      Ebu Hureyre[32]

Bu hadis, “Sahîh”te geçmektedir.

Yine bu hadis, şu yollardan da gelmiştir:

5.      Ebu Ümâme

6.      Abdullah ibn Abbâs ve daha bir çokları

Doğruyu en iyi bilen Cenab-ı Allah’tır.

* * *

 


 

[1]      “Rüya” kelimesi, sözlükte; “rü’yet” kökünden gelip  Türkçede “düş” kelimesinin karşılığıdır. “Rü’yet” gözle görmek, “rüya” ise beyinle görmektir.

        Beyin, ruhun gözü ve dürbünü gibidir. Ruh, gördüklerini beyin aracılığıyla uykuda hayale gösterir. Rüya, şuur altına yerleşen birtakım düşünceler biçiminde tanımlarnır. Uzmanlara göre, rüya, şuur üzerindeki iradenin uyku enasında kalkmasıyla hayal ve his merkezinin aklın kontrolünden çıkmasıdır. İnsan uykuya dalmasıyla birlikte ruh, asıl vatanı olan ruhlar alemine gider, fakat bedenden bütünüyle ayrılmaz.

        Rüyalar üç kısma ayrılır: 1. Nefsanî Rüyalar: Uyanıkken günlük yaşantımızda meşgul olduğumuz, bizi, zihnen ve bedenen yoran şeylerle ilgili rüyalardır. Kur’an bu tür rüyalar için “edğasü ahlâm” ifadesini kullanır. 2. Şeytanî Rüyalar: Şeytan, insanın ezeli düşmanı olduğu için, uyanıkken olduğu gibi, uyurken de insana zarar verme mahiyetinde görülen rüyalardır. 3. Sadık (=Salih) Rüyalar: Allah tarafından doğrudan doğruya veya bir melek aracılığıyla bildirilen ilahî telkindir ki, bu tür rüyalarda görüntüden öte, şekilden hakikate geçilecek manalar gizlidir.

        Salih Rüya, Salih müminden sadır olduğu zaman peygamberliğin cüzlerinden bir cüzdür. Salih rüyanın, peygamberliğin kaç cüzü olduğu hususunda çeşitli hadislerde farklı rakamlar belirtilmiştir.Bu farklılıklar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, bu ifadeleri kullandığı zamanın farklı olmasından ileri gelmektedir. Şöyleki: Hz. Peygamber (s.a.v)’e gelen vahyin 13. yılında, “rüya, peygamberliğin 26 cüzünden biri” olduğunu söylemiş olmalı. Bu ise hicret zamanına rastlmaktadır. Vahyin 20. yılında 1/40, 22. yılında 1/44, ondan sonra 1/45, hayatının sonunda ise 1/46 demiş olmalı. 40’tan sonraki rivayetler zayıftır. 50 diyen rivayetin küsurat ifade etmesi ihtimal dahilindedir. 70 diyen rivayet ise, mübalağa içindir. Bunun dışındakiler ise, sabit değildir.

[2] Buhârî, Tabir 10

[3]      Rüyada Resulullah (s.a.v)’in görülmesi meselesi, bazı farklı yorumlara sebep olmuştur. Yani ne suretle görülürse görülsün, bu görme, gerçek bir görme midir? Yoksa görmenin gerçek olması için Resulullah (s.a.v)’i, bilinen nitelikleriyle ve asıl hüviyetiyle görmek şart mıdır? Çünkü Resulullah (s.a.v), her defasında bilinen şartları ve asıl hüviyetiyle gözükmeyebilir. Yalnız alimlerin ittifak ettiği husus; şeytanın, Resulullah (s.a.v)’in hüviyetine girememesidir. Çünkü yüce Allah, şeytana, bu imkanı tanımamıştır. Aksi takdirde şeriata yalan karışma olasılığı söz konusu olur ki, o zaman dine güven kalmaz. Bu sebeple de yüce Allah, şeytanı, kişinin uyanık halinde Resulullah (s.a.v)’in suretine girmekten men ettiği gibi, uyku halinde de o surette gözükmekten men etmiştir.

[4]      Buhârî, Tabir 10; Müslim, Rüya 10 (2266)

[5]      Konu ile ilgili hadisler için b.k.z.: Buhârî, Tabir 2, 10; Müslim, Rüya 10 (2266, 2267), 12 (2268)

[6]      Yedi kat gök ile ilgili ayetler şunlardır: Bakara: 2/29, İsrâ: 17/44, Müminûn: 23/86, Fussilet: 41/12, Mülk: 67/3, Nûh: 71/15.

        Yedi kat yer ise, “O Allah ki, yedi kat göğü, yerden de onun mislini yarattı” (Talâk: 65/12) ayetine dayandırılmaktadır. İslam alimleri, bu hususta farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir.

        Yedi kat göğün mahiyeti hakkında da İslam alimleri, çeşitli görüşler belirtmişlerdir. Bu tür konuları, bilimin ışığında, fakat kesin hükümlerden uzak daha dengeli yaklaşımlarla değerlendirmek gerekmektedir. Çünkü gerek bazı ayetlerde ve gerekse de bazı hadislerde geçen konu ile ilgili rakamların ve ifadelerin, mecazi anlam ifade ettiklerini de unutmamak lazım.

        İslam alimleri, göğün mü önce, yoksa yerin mi daha önce yaratıldığı hususunda ihtilafa düşmüşlerdir. Bu ihtilafın kaynağı ise, temel olarak, Bakara: 2/29 Fussilet: 41/9-11 ile Nâziât: 79/27-30 ayetleridir. Bakara ve Fussilet surelerinde konu ile ilgili ayetler; ilkj önce yerin düzenlenmesinden sonra göğe yönelindiği belirtilirken; Nâziât suresindeki ayetler, göğün düzenlenmesinden sonra yerin yayıldığı ifade edilmektedir.

        Fahreddin er-Râzî, ilk önce göğün yaratıldığını, daha sonra da yeryüzünün yaratıldığını ve düzenlendiğini, bundan sonra da göğün düzenlendiğini, ilgili ayetlere dayanarak ileri sürmüştür. (Fahreddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir, 2/223-225, Akçağ yay. Ank. 1988)

        “Arş” kelimesi, sözlükte; yükseklik, yüksek yer ve yüksek şey, tavan, ev, çadır;cayağın parmaklara doğru uzanan tümsek kısmı gibi manalarda da kullanılmıştır. Ayrıca mecazi olarak ise; hükümranlık, şan, şeref ve taht anlamlarına da gelir.

        Kur’an’da arş; Hz. Yûsuf’un ve Sebe Kraliçesi Belkıs’ın tahtı anlamında (Yûsuf: 12/100, Neml: 27/23, 38, 41, 42) ve ayrıca Allah’a nispet edilmiş olarak iki şekilde kullanılmıştır. Arş’ın doğrudan veya dolaylı olarak Allah’a nispet edildiği on sekiz ayetin bir kısmında “Rabbu’l-arş” (Tevbe: 9/129, Zuhruf: 43/82), bir kısmında da “zü’l-arş” (İsrâ: 17/42, Mümin: 40/15) ifadeleri kullanılmıştır ki her ikisini de “arş sahibi” manasında nalamak mümkündür.  Göklerin ve yerin yaratılmasından bahseden bir ayette Allah’ın arşının su üzerinde bulunduğu belirtilir (Hûd: 11/7). Bazı ayetlerde de arşın; büyük, değerli ve şerefli oluşundan sözedilir (Tevbe: 9/129), Müminûn: 23/116). Arş, melekler tarafından taşınmaktadır ve bu taşıyıcıların Kıyamet günüdeki sayısı sekizdir. Yine melekler, arşın çevresini sarmış olup yüce Allah’ı övgü ve tesbih ile anarlar (Zümer: 39/75, Mümin: 40/7, Hâkka: 69/17). Kainatı yaratan ve idare eden Allah, arşa “istivâ” etmiştir (Yûnus: 10/3, Ra’d: 13/2)

        Hadis literatüründe arş ile ileilgili olarak bir çok bilgilere rastlamak mümkündür. Bunun yanı sıra Sünnî –Şiî bir çok kelâm ve tefsir kitabı ile hadis şerhi mahiyetindeki eserlerde konu ile ilgili Hz. Peygamber (s.a.v)’e atfedilen daha bir çok bilgiler mevcuttur.

        Arş konusundaki itikadî tartışmalar, kelâm ilminin oluşmaya başladığı hicrî 2. asrın başlarına kadar uzanır. İslam filozofları, kürsî’nin yedi kat gök ile yedi kat yere nazaran büyüklüğünü çölün ortasına atılmış bir yüzük halkasına, arşın da kürsîye göre büyüklüğünü çölün halkaya olan büyüklüğüne benzeten, böylece kainata nispetle büyüklüğünü anlatan hadisi de (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, 28/386) delil göstererek kürsî’nin “felek-i sevâbit”, arşın ise “felek-i atlas” olduğunu öne sürmüşler ve bütün felekleri, arşın hareket ettirdiğini savunmuşlardır. İbn Teymiyye’de dahil (Fetâvâ, 6/54) bazı kelamcıların arş hakkında yaptığı yorumların da kaynağını teşkil eden bu nazariye, günümüzde değerini kaybetmiştir.

        Konu ile ilgili hadisler için b.k.z: Taberî, Câmiu’l-Beyân, 3/10, İbn Kesîr, Tefsir, 1/268, İbn Teymiyye, Fetâvâ, 2/187                 

[7]      “Hicret” kelimesi, sözlükte; terk etme, bırakma ve göçme anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise; İslam’ı yaşamaya imkan bulamayan Müslüman bir kişinin, bulunduğu yerden İslam’ın hakim olduğu diyara göçmesine denir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), 40 yaşında peygamber olup Mekke’de 13 yıl kaldıktan sonra Ebu Bekr’i Perşembe günü yanına alarak geceleyin Sevr mağarasına girmişti. Cuma, Cumartesi ve Pazarı orada geçirdikten sonra  Rebiülevvel ayının dördü pazartesi günü Ebu Bekr ile birlikte Sevr mağarasından Medine’ye doğru yola koyuldular. Hz. Peygamber (s.a.v), Rebiülevvel ayının on ikisi Pazartesi günü, Medine’nin sağ tarafına düşen Kuba’daki Külsum b. Hidm’in evine indi. Kuba’da bir mescit yapıp ilk Cuma namazını orada kıldı ve ilk hutbeyi okudu. Pazartesi günü Medine’ye öğle vaktinde girdi.

        Yalnız Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kuba’ya hangi tarihte geldiği ve orada kaç gün kaldığı meselesi ihilaflıdır. Çünkü Kuba ve çevresi, bir mezra şeklindeydi. Bu nedenle de bu konularda çeşitli rivayetler gelmiştir.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Mekke’den Medine’ye hicreti, ilk İslam yurdunun oluşmasını amaçlamaktaydı. Bu hicret olayı, bir bakıma, Hz. Peygamber (s.a.v)’in başkanlığında ilk İslam devletinin ortaya çıkışını haber verme mahiyetindeydi.

        Abdullah ibn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre; “Hz. Peygamber (s.a.v), pazartesi günü doğdu. ‘azartesi günü Mekke’den Medine’ye hicret etti.’Pazartesi günü risaletle görevlendirildi. Pazartesi günü Medine’ye girdi ve Pazartesi günü öldü.” (Müsned: 1/277)

[8]      Hadiste belirtilen “Fetih”den kasıt; Mekke’nin fethidir. Çünkü Mekke’nin fethinden önce Müslüman olan herkesin, Medine’ye hicret etmesi gerekiyordu. Zira Medine’de Müslümanların sayıca az olması, güçlenmelerine engel olmaktaydı. Mekke’nin fethinden sonra Arabistan’da yaşayan  müşrikler, kabileler halinde İslam’a giredikleri için, artık sayı artmış ve düşman tehlikesi de çok azalmıştı. Bu durum, Medine’ye hicret gereğini de ortadan kaldırmıştı. Bu nedenle de Hz. Peygamber (s.a.v), fetihle birlikte hicreti yasakladı. Hatta hicret şartıyla biat etmek isteyenlere; “Artık cihad ve niyet vardır” buyurmuştur.

        Şu halde hadisin anlamı; “Medine’ye hicret etme” anlamında vatandan ayrılmak, kalkmıştır. Artık cihad kastıyla vatandan ayrılmak, iyi niyetle küfür memleketinden bir başka yere kaçmak, okumak için memleketi terk etmek, fitne sırasında dinini kurtarmak gibi kasıtlarla vatanı terk etmek, Kıyamete kadar bakidir.

[9]      Buhârî, Cihâd 1, 27; Müslim, İmâre (3467); Nesâî; Bey’a 15; Tirmizî, Siyer (1516); Dârimî, Cihad (2400)

[10]     Müsned: 1/226, 316, 355

[11]     “Ebdal” kelimesi, yerine geçme, yerini alma anlamına gelen “bedel” kelimesinin çoğuludur. Bunların; evliyalar ve ağabeydler oldukları, bunlardan biri öldüğünde bir başkasının onun yerine geçtiği; bunlar sayesinde arzı ayakta kaldığı, yağmur ile ilahi yardımın bunlar vasıtasıyla geldiği ve belaların, bunlar sayesinde Müslümanlardan uzaklaştığı inancı, bazı Müslümanlarca kabul edilmektedir.

        Halbuki Ebdal Hadisi, Ebu Dâvud, Melâhim 1 (4286, 4288, 4289) dışında kütübü sitte’de yer almamaktadır.

        Mehdî ve Mesih inancı gibi Ebdal inancı da; basiretten uzaklaşmış, ümitsizlik içinde zayıf ve aciz bir halde bulunan, karamsar bir tablo çizen ve Kur’an ile Nebevî Sünnet’in ışığından ve özünden yararlanamamış kimselerin inancı haline dönüşmüştür. Halbuki gerek Kur’an ve gerekse de Nebevî Sünnet, bir kuratıcı yada işleri düzelten bir kişi yerine; kişinin, bizzat kendisini ve toplumunu kurtarıcı haline gelmesini, mukadderatlarına sahip çıkmasını ve geleceklerine el koymasını istemektedir. İmandan sonra gelen “salih amel”in, özelliği de budur. Elbette kendisine ve toplumuna yarar sağlamayan kişiler, bu zaaflarını ve acizliklerini kapatabilmek için bir kurtarıcı beklemeye koyulmuşlardır. Kendisinin bir kurtarıcı olduğunu düşünen kimse, bir kurtarıcının gelmesini beklemez. Kendisini ve toplumunu, bizzat kendisi kurtarmaya çalışır.

        Ebdal inancı, tasavvufa; Hıristiyanlık ile Şii fırkalarından İmamiyye ile Rafiziliğin etkisiyle geçmiştir. İbn Haldûn, sufilerin; Şii fırklarındaki “İmam” düşüncesine karşılık “Kutb”u, “Nukaba” düşüncesine karşılık ise “Ebdal”ı benimsemek suretiyle Şia’yı taklit ettiklerini belirtmiştir.     

[12]     Munkatı’: Genellikle ne şekilde olursa olsun, senedinde ittisal bulunmayan hadislere denir. Senede ittisalin olmayışı, ya ravinin düşmesiyle veya müphem şekilde ifade edilmesiyle meydana gelir.

[13]     Kutb: Bazı tasavvufçulara göre; ferdiyet makamına oturmuş en mükemmel insana yada yeryüzünde her zaman Allah’ın nazargahı olup bütün varlıkların işlerinin elinde meydana geldiği tek kişiye denir.

        Kutb, açık ve gizli yardımcılarıyla birlikte ruhun vücutta yayılması gibi, bütün kainata sirayet eder!! Ulvi ve sufli alem üzerine hayat ruhunu saçar!!

[14]     Gavs: Tasavvuf literatüründe; kendisinden manevi yardım istenilen kutb’un ünvanına denir.

[15]     “Cin” kelimesi, sözlükte; örtmek, gizlemek anlamına gelen “cenne” kökünden türemiştir.

        İlk asırlardan beri cinlerin varlığı kabul edilegelmiştir. Yahudiler, Hıristiyanlar ve diğer topluluklar, cinlerin varlığından haberdar idiler. Filozoflar ile bazı Mutezililer dışında Ehl-i Sünnet, cinlerin varlığını kabul etmişlerdir.

        Yalnız cinlerin tarifinde görüş birliğine varılamamıştır. Müslümanların ortak kanaatine göre; cinler, bdenleri ateş, hava, rayiha gibi maddelerden oluşmuş, akıl ve irade sahibi, latif, görünmez varlıklardır. Bu özelliklerinden dolayı da duyu organlarımızdan gizli bulunmaktadırlar. Bu nedenle onlara, “cin”denilmiştir.

        Cinlerden bahseden Kur’an ayetleri şunlardır: En’âm: 6/128, 130, A’râf: 7/11-12, 179, Hicr: 15/27, Kehf: 18/ 50, Neml: 27/39, Sebe’: 34/12-14, Saffât: 37/158-159, Sâd: 38/75-76, Ahkâf: 46/29-32, Rahmân: 55/15, Cin suresi, Müddessir: 74/31, Nâs: 114/6

        Bazı ayetler de cinler denirken, bazı ayetlerde ise cinlerin yerine şeytanlar kelimesi kullanılmıştır. Çünkü şeytanın, cinlerden olduğu, Kehf: 18/50’de haber verilmektedir.

        Cinler, akıl ve irade sahibi olmaları açısından peygamberlerin davetlerine muhatap olmuşlardır. Bu nedenle de cinler, mümin ve kafir diye iki gruba ayrılmışlardır. İman edenleri kurtuluşa ve ebedi mutluluğa ererek Cennete gireceklerdir. İnanmayıp küfür içerisinde kalanlar ise, azaba uğrayacaklar ve Cehenneme atılacaklardır. Bu hususta En’âm: 6/128, A’râf: 7/179, Cin: 75/5 ayetlerine bakabilirsiniz.

        Ayetlerde (Bakara: 2/275) ve bazı hadislerde, cinlerin, bazı insanları çarpmasını belirten ifadelerin, hakikat mi, yoksa mecaz mı olduğu meselesi tartışma konusu olmuştur. Fakat insan, cin ve şeytanların, insanları saptırmalarına ve vesvese vermelerine karşı; gerek ayetlerde (Müminûn: 23/97-98, Nâs: 114/6) ve gerekse de hadislerde Allah’a sığınılmasından bahsedilmektedir. 

[16]     Cinler; bedenleri ateş, hava ve rayiha gibi maddelerden oluşmuş, akıl ve irade sahibi, latif, görünmez varlılardır. Bu özelliklerinden dolayı da duyu organlarımızla fark edememekteyiz.

                Cinlerin; Adem oğlarının ve bazı  hayvanların şekillerine girip giremeyeceği meselesi tartışma konusudur.

            1. Bazı alimlere göre; melekler gibi şeytanlar ile cinler, yaratılmış oldukları asli suretlerinin dışında başka şeklere bürünebilirler. Bunlar, kendi görüşlerine;  a. Hz. Peygamber (s.a.v)’in namazda kendisine musallat olan şeytanı mağlup edip onu Mescidi Nebevi’nin direklerinden birine bağlamak istemesi, b. Şeytanın, misikn bir adam kılığına girerek Ebu Hureyre’nin hurmalarını çalmak istemesine dair hadisler, c. Cinlerden bir ifrit’in Sebe kraliçesi Belkıs’ın tahtını Hz. Süleyman (a.s)’a getirebileceğinden bahseden Neml: 27/39 ayeti.

            2. Bazı alimlere göre ise; melekler, cinler ve şeytanlar; kendi irade ve istekleriyle yaratılışlarını değiştirmeye, asli şekillerinden başka surete girmeye kudretleri yoktur.

        Cinlerin başka şekillere girmesini kabul etmek; dünyada insanlara güven kalmaz, bir kişi yakınlarının ve arkadaşlarının cin olup olamayacağı zannına kapılabilir. Eğer onlar başka şekillere girecek olsalar, ilk önce peygamberlerin  ve ilim adamlarının kılığına girerler. Böyle bir durumun gerçekleşmesi, insanların, Din ve Şeriata olan güvenini sarsar.

            3. Bazılarına göre ise; melekler, cinler, şeytanlar; Allah’ın irade ve kudretiyle asli şekillerini değiştirip başka kılık ve şekillere girebilirler. Çünkü Cebrail’in Dihyetü’l-Kelbî ve İblis’in ise Süraka b. Mâlik şekline girmesi ancak  Allah’ın iradesiyle meydana gelmiştir. Yine Cebrail’in, genç bir insan suretinde Meryem’e görünmesi (Meryem: 19/17, A’râf: 7/27) buna bir örnektir.

        Cinlere ve şeytanlara, yeryüzünde kendi iradeleri doğrultusunda tasarruf izni verilmemiştir. Çünkü Allah, insanı, kendisine halife seçmiş ve yeryüzünde tasarruf hakkını ona vermiştir. Şeytanların atası olan İblis’e bile, insana secde etmesi emrini vermiş, o ise insanın emrine girmekten kaçınmış ve Kıyamete kadar insanoğluna düşman olduğunu ilan etmiştir. Allahda, vesvese ve kötü telkin yapmaktan başka kulları üzerinde onun bir hakimiyeti bulunmadığını bildirmiştir. (İbrahim: 14/22, Hicr: 15/42, Nahl: 16/99) Kullarını da, şeytan ve cin cinsinden düşmanlarına karşı sadece kendisine sığınılmasını bildirmiş, ruhani olan bu düşmanlardan korunacak bundan başka bir silah vermemiştir. Bu sebeple cinler ve şeytanlar; Allah’ın iradesi dışında ne bir şekle girebilir ve ne de insanlara ve mallarına zarar verebilir.  

[17]     Hârût ve Mârût’un, iki melek mi, yoksa iki melik mi olduğu, ayrıca onlara verilen ve onların da küfre düşmemelerini öğütleyerek insanlara öğretikleri bilgilerin, zararlı mı yoksa faydalı mı olduğu  konusu alimler arasında tartışmalıdır. Bunların, melek olduğunu söyleyenlere göre; bunlar, sihrin yaygın olduğu bir sırada Babil’e gönderilmişler. Orada kötü maksatla olmamak, yapılan sihri bozmak ve mucize ile sihir arasındaki farkı belirtmek  kaydıyla sihrin dayandığı temel bilgiyi insanlara öğretmişlerdir.

        Bunların, iki melik olduğunu savunanlar;  ayette geçen “melekeyn” (=iki melek) kelimesini, “melikeyn” (=iki melik) şeklinde olduğunu ileri sürüp bu iki melikin kimler olduğu ilgili çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

        Asıl itibariyle, melekleri, çirkin ve yakışıksız davranışlardan tenzih etmek en iyisidir. Çünkü Allah, onları, tertemiz olmakla vasıflandırmış ve Allah’ın kendilerine emrettiklerine karşı gelmediklerini bildirmiştir.

        Hârût ve Mârût konusunda meleklere uygun olmayan bir takım ifadeler yer almaktadır. Konu ile ilgili Kur’an’da anlatılanların manası hakkında tefsirciler ihtilaf etmişlerdir. Bu rivayetlerden çıkan hükümler, kıyas yolu ile elde edilecek hükümler değildir. Uygun olmayan rivayetler, Yahudilerin kitaplarında yer alan iftiralarından ibarettir. 

[18]     Müsned: 2/134

[19]     “Riya” kelimesi, sözlükte; görmek anlamına gelen “rü’yet” kökünden gelip “hakikatte olmadığı halde iyi görünmek” anlamına gelir. Terim olarak ise; ibadetlerde ve diğer amellerde samimiyetten uzaklığı ve ihlassızlığı ifade eder. Riya’nın Türkçe’deki karşılığı, gösteriştir.

        Bir başka ifadeyle; bir Müslüman, hem ibadetlerini ve hem de diğer amellerini ancak Allah rızası için yapmakla mükelleftir. Amelde Allah rızasını arama kayfiyetine, “ihlâs” denir. İhlâs’ın zıddı, riyadır.

        İhlâs’a önem veren İslam dini, riyayı, büyük şirk türünden değil de, küçük şirk türünden bir çeşit şirk saymaktadır. Çünkü Resulullah (s.a.v), şirkin bu çeşidine, “gizli şirk” demiştir.

        Riya ile ilgili hadisler için, hadis kitaplarının riya ile ilgili bölümlerine bakabilirsiniz. 

[20]     Alimler, konu ile ilgili çeşitli hadisler olması sebebiyle, insanların, birbirlerine karşı ayağa kalkıp kalkmayacağı konusunda tartışmışlardır. Konu ile ilgili hadis; kişinin, insanların, kendisi için ayağa kalkmasıyla ilgilidir. Bu konu, dört şekilde ele alınmıştır:

        1. Yasak olan kalkma: Büyüklenerek kendisi için ayağa ayağa kalkılmasını isteyenler için yapılan kalkmadır.

        2. Mekruh olan kalkma: Kalkan kimselere karşı kibirlenmeyen, büyüklenmeyen, fakat bu yüzden içine, yasak olan büyüklenme duygusunun düşmesinden korkulan kalkamdır.

        3. Caiz olan kalkma: Kalkmayı hiç arzu etmeyenlere, saygı ve ikram olsun diye yapılan ayağa kalkmadır.

        4. Mebdub olan kalkma: Yolculuktan, işten dönenlere selam vermek için ayağa kalkma, yeri genişletmek için kalkma, hastayı bineğinden indirmek için kalkma gibi.

[21]     Ebu Dâvud, Edeb 165 (5229)

[22]     Tirmizî, Edeb 13 (2756)

[23]     Ebu Dâvud, Edeb 165 (5230)

[24]     Resulullah (s.a.v), Müslümanlar arasında üç günden fazla devam edecek küsüşmeleri yasaklamıştır. Yalnız üç güne kadar küsmenin mubah olduğu, hadisin mefhumunda mevcuttur. Üç güne kadar olan küsmeler, affedilmiştir.

        Kızgınlık ve öfkelenmek, insanoğlunun  fıtratında vardır. Bundan ötürü, eski haline dönmesi ve kızgınlık halinin geçmesi için bu miktardaki küsmeye müsamaha edilmiştir. Yasaklanan küsme; karşılaştığında selam vermemek, konuşmamak ve ilgiyi kesmektir. Kafir kimseye küsmenin, bir müddeti yoktur. Fakat dinine zarar verecek yada meşru bir nedenle kişiyle ilginin kesilmesi caizdir. Örneğin, şer’i emirlere karşı asi olan kimselere, bundan vazgeçmesi için küsülebilir. Resulullah (s.a.v), Tebük savaşına katılmayan Ka’b b. Mâlik ve iki arkadaşıyla elli gün boyunca konuşmayı halka yasaklamıştı.

[25]     Müslim, Birr 27 (2562); Ebu Dâvud, Edeb 55 (4912)

[26]     Ebu Dâvud, Sünnet 4 (4602); Buhârî, Edeb 62

[27]     Taberânî

[28]     Hadisin Arapça metninde geçen “vasl” kelimesi, saça saç eklemek anlamına gelir. Peruk takmak diye de tercüme etmek mümkündür.

                “Vâsile”; kadına, saça saç takan kadına denir. Müstevsile veya Mevsûle ise, isteği üzerine kendisine saç takılan kadına denir. Saç takanın da, takdıranın da kadın yada erkek olmasında bir fark yoktur.

        Bu işle, geçmişte, daha çok kadınlar başvurduğu için takan ve taktıran hep müennes kelimelerle ifade edilmektedir. Artık peruk yada iğreti saç taktırmaya, erkeklerde başvurmaktadır.

        Hadis kitaplarında sahabe arasında bu husus ile ilgili olarak meydana gelen olayların ve taleplerin olması sebebiyle Resulullah (s.a.v)’in; saça saç eklemeyi, dökülmüş saçın yerine başkasının saçını  takmayı yasakladığına dair rivayetler var. 

        İslam Hukukçuları, hadislerde geçen lanetin, “kuvvetli bir yasaklama” üslubu olduğunu belirterek erkek veya kadının, ister hastalık ve saç dökülmesi sebebiyle, isterse güzellik kastıyla olsun saçına saç eklemesini, başına başkasının saçını takmasını caiz görmemişlerdir.  Çünkü  hiçbir neden yokken, insanoğlunun herhangi bir parçasını kullanmak caiz değildir.

        Yalnız saça; yün, ipek bez parçası türünden başka bir şey takmak caizdir.

        Kısacası: Saça, saç türünden olmayan şeyleri takmak caizdir. Çünkü İslam alimlerinin çoğu, bunu caiz görmektedir. Yasak; saça saç takma yada ekleme ile ilgilidir.

[29] Buhârî, Libâs 83, 87; Müslim, Libâs 119; Nesâî, Zinet 23, 70, 72

[30] Buhârî,  Libâs 83; Müslim, Libâs 117; Nesâî, Zinet 23, 24

[31] Buhârî,  Libâs 83, 85; Müslim, Libâs 115 (2122); Nesâî, Zinet 22, 71; Müsned: 6/345

[32] Buhârî,  Libâs 86; Müslim, Libâs 119 (2124); Nesâî, Zinet 25

 



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
181 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın