• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ali.gulhan.58
  • https://plus.google.com/105781278635982310194/posts
  • https://www.twitter.com/ali69gulhan
ali gulhan

İLGİLİ HADİSLER

MUCİZELER[1] VE HARİKULADE OLAYLAR

BÖLÜMÜ

﴿ كِتَابُ الْمُعْجِزَاتِ وَالْخَصَائِصِ ﴾

-248 ﴿ دَعْوى النُّبُوَّةِ مِنْهُ صَلىَّ اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَإِظْهَاره لِلْمُعْجِزَاتِ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in peygamberlik davası ve bu davasını mucizelerle ortaya koyması” ile ilgili hadisler

Sa’d (ö. 792/1389) “Şerhu’n-Nesefî”de konu ile ilgili olarak bazı hususları belirtip ardından da bu konudaki hadislerin mütevatir olduğunu aynen şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Muhammed (s.a.v)’in peygamberliğine gelince, O, hem peygamberlik davasında bulunmuş -O’nun peygamberlik davasında bulunduğu tevatürle sabittir- ve hem de mucizeler göstermiştir… Hz. Peygamber (s.a.v)’den harikulade hususları gösterdiği nakledilmiştir. Gösterilen mucizeler ile ilgili nakiler, -bu çeşit nakiller hernekadar teferruat itibariyle ahad olsa bile- ortak noktalar itibariyle tevatür derecesine ulaşmıştır. Hz. Ali (r.anh)’ın cesareti ile Hatem et-Tâî’nin cömertliği gibi. Şüphe yok ki, teferruat yönünden ahad olsa da, bunlardan her biri tevatürle sabit olmuştur. Bunlarla ilgili hususlar, “Siyer” kitaplarında geçmektedir.”

Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da bazı imamlardan naklen der ki: “Mucizeler ve harikulade olaylardan herhangi biri, kesin bir bilgiye ulaşmasa bile, Hz. Peygamber (s.a.v)in eliyle meydana gelmiştir. Bu nedenle de toplu olarak bunu vermektedir.”

Şihâb (ö. 1069/1659) Kadı İyâz’ın “Şifâ” adlı kitabına yaptığı şerhte der ki: “’Toplu olarak’ ifadesi, ‘bu hadislerin toplamı’ anlamına gelmektedir. Bu ise, manevi mütevatir diye adlandırılmıştır.”

(Suyûtî) “Metâliu’l-Musirrât”da konu ile ilgili olarak şöyle der: “Her nekadar Hz. Peygamber (s.a.v)’in şahsi özellikleri ile ilgili bütün mucizeler, mütevatir olmasa bile, Hz. Peygamber (s.a.v)’in  (peygamberlik davası ile ilgili) bu mucizesi, manevi mütevatirdir. (Buradaki) ortak nokta, rivayetlerin teferruatı arasında yer almaktadır.”

İleride de geleceği üzere, (Hz. Peygamber’in mucizeleri iki kısma ayrılır: Birincisi:) Hz. Peygamber (s.a.v)’in, hem zatı ve hem de kişisel özellikleri ile ilgili mucizelerdir. Bunların bazısı, mütevatirdir.

(İkincisi:) Kesin olarak bilinip bize tevatür yolu ile ulaşan mucizelerdir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu tür mucizeleri getirmesin de, göstermesinde ve peygamberlik davasını bu tür mucizelerin kanıtıyla delil getirmesinde herhangi bir görüş ayrılığı ve şüphe yoktur. Mucize olarak, öncesinde ve sonrasında bir benzerinin daha bulunmadığı ‘Kur’an Mucizesi’, sana yeter ve artar bile.

Kadı İyâz’ın “Şifâ”’da konu ile ilgili olarak der ki: “Bu tür mucizeleri, bilinçli bir şekilde inatla inkar eden kimse, efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)’in dünyadaki varlığını inkar etmiş gibi olur.”

     

-249 ﴿ إِجَابَة دَعْوَتِهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in duasının (Allah katında) kabul olması”[2] ile ilgili hadisler

Kadı İyâz (ö. 544/1149) ve bir çok alim, Hz. Peygamber (s.a.v)’in duasının Allah katında kabul olması ile ilgili hadislerin tevatür olduğunu belirtmiştir.

Kadı İyâz bu konuda şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in lehte ve aleyhte insanlar hakkında yaptığı duanın kabul olduğu ‘genel anlamıyla’ mütevatirdir. Bu husus, herkes tarafından kesinlikle bilinmektedir.”

Şihâb (ö. 1069/1659), Kadı İyâz (ö. 544/1149)’ın “Şifâ” adlı kitabına yazdığı şerhte, Müellif Kadı İyâz’ın, ‘genel anlamıyla’ ilgili sözünü şöyle açıklamaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in duasının (Allah katında) kabul olması ile ilgili hadisin teferruatı tevatür olmasa bile ‘genel anlamı itibariyle’ manevi bir şekilde mütevatirdir.”

* * *


 

-250 ﴿ اِطَّلاَعه صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى الْمُغِيبَاتِ وَإِنْبَائه عَنْهَا ﴾

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in, gayp ile ilgili bazı hususları bildirmesi ve bunlardan bazılarını haber vermesi”[3] ile ilgili hadisler

Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da ve daha bir çok alim’de, bu konudaki hadislerin mütevatir olduğunu belirtmiştir.

Kadı İyâz konu ile ilgili olarak şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in, gaybten haber vermesi ve bunları bildirmesi, kesin olarak bilinen mucizeleri de bu şekildedir.”

Kadı İyâz, bundan sonra gayp ile ilgili hususları ve daha başka hususları bilme hususunda şöyle der:

“Bu konuda deniz ve sel gibi bitip tükenmeyecek kadar bir çok hadis mevcuttur. Bu mucize, bize ukaştığı kesin olarak bilinen ve tevatür yolu ile gelen Hz. Peygamber (s.a.v)’in mucizelerindendir. Çünkü bu konudaki hadislerin, hem ravilerinin çok olduğu ve hem de bu konudaki bütün hadislerin; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, gayptan haber verdiği anlamı üzerinde görüş birliği vardır.”

“Cevâhiru’l-Meânî”de, “Yüce Allah’ın, Hz. Peygamber (s.a.v) hakkındaki ﴿ مَا كُنْتَ تَدْرِي مَا الْكِتَابُ وَلاَ الإِيمَانُ ﴾ “Sen! Kitap nedir, İman nedir bilmezdin?” (Şûrâ: 42/52) ayetinin anlamını açıklama sırasında Ebu’l-Abbâs et-Ticânî aynen şöyle der:

“Birbirine yakın ve uzak şekilde Hz. Peygamber (s.a.v)’in gayp ile ilgili hususları haber vermesiyle ilgili haberler, rivayetler ve hadis kitaplarında konuyla ilgili bölümlerin hepsi, (bunlarla) doludur. Hatta bazı sahabiler, derdiler ki: Resulullah (s.a.v), ümmetine gayp ile ilgili hususları haber verme dışında Kıyamet gününe kadar başka hiçbir işi bildirmemiştir. Çünkü Resulullah (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur:

﴿ مَا مِنْ شَيْءٍ لَمْ أَكُنْ أُرِيتُهُ إِلاَّ رَأَيْتُهُ فِي مَقَامِي هَذَا حَتَّى الْجَنَّةَُِ وَالنَّارَُُِ ﴾

“Bu (peygamberlik) makamımda, Cennet ve Cehennemde dahil, daha önce bana gösterilmemiş her şeyi gördüm”[4]

Bu konuda gelen haberler, çok olup mütevatirdir. Hiçbir müslümanın bu konuda şüpheye düşmesi söz konusu değildir.”

* * *

-251 ﴿ حُسْن صُورَتِهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّم وَجَمَالهَا وَتَنَاسُب أَعْضَائِهَا ﴾

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in yüz şeklinin güzel oluşu ve vücut organlarının birbiriyle uyum içerisinde oluşu”[5] ile ilgili hadisler

Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da kaydettiğine göre; konu ile ilgili çok sayıda sahih ve meşhur rivayetler şu yollardan gelmiştir:

1.      Hz. Ali

2.      Enes

3.      Ebu Hureyre

4.   Berâ’

5.   Hz. Aişe

6.   (Hind) ibn Ebi Hâle

7.     Ebu Cuhayfe

8.     Câbir b. Semure

9.     Ümmü Ma’bed

10.     Abdullah ibn Abbâs

11.     Muarız b. Muaykîb

12.     Ebu’t-Tufeyl

13.     Addâ’ b. Hâlid

14.     Hureym b. Fâtik

15.     Hakîm b. Huzeym ve daha bir çokları

Şihâb (ö. 1069/1659), Kadı İyâz’ın “Şifâ” adlı kitabına yazdığı şerhte konu ile ilgili olarak şöyle der:

“(Müellif) bu sözüyle, (konu ile ilgili hadislerin mütevatir olduğuna) işaret etmektedir. Daha bir çok alim de,(bunlara ek olarak) şunları da getirmiştir:

16.     Ka’b b. Mâlik

17.     Fârûk[6]

18.     Sıddîk[7]

19.     (Rabîa) bint. Muavviz

Nitekim bu husus, “Kitâbu’d-Delâil”, “Vefâ’” ve daha bir çok kitapta geçmektedir.

* * *

-252 ﴿ أَنَّهُ كَانَ أَبْيَضُ الَّلوْنِ مَشْرَباً بِحُمْرَةٍ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in renginin kırmızıya çalar beyazlıkta olması” ile ilgili hadisler

Şihâb (ö. 1069/1659) “Şerhu’ş-Şifâ’”nın son bölümünde yer alan ‘Hz. Peygamber (s.a.v)’e hakaret eden kimsenin küfrüne’ dair yerde Hz. Peygamber (s.a.v)’in renginin siyah(a çalar) renkte olduğu hususunda gelen hadislerin mütevatir olduğunu aynen şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in sakalının kırmızıya çalar beyazlıkta olması ile ilgili gelen hadisler, mütevatirdir. Bu husus, daha önce de geçmişti.”

Münâvî (ö. 1031/1622) “Şerhu’ş-Şemâil”in ‘Hz. Peygamber (s.a.v)’in renginin ‘esmer’ olması’ ile ilgili Enes’in sözüne dair yerde aynen şöyle der:

“Hafız Ebu’l-Fadl el-Irâkî dedi ki: ‘Ravi Humeyd’in, Enes’ten naklen Hz. Peygamber (s.a.v)’in renginin ‘esmer’ olduğuna dair gelen lafızda Humeyd tek başına kalmıştır. Humeyd'in dışında bir çok kimse ise, bunu, raviler yoluyla Enes’ten ﴿ أَزْهَرُ اللََّوْنِ ثُمَّ نَظَرْنَا ﴾ “Peygamber (s.a.v)’in rengi, (kırmızıya çalar) ‘parlak beyaz’ idi. Biz de, (ona) öylece bakardık”[8] lafzıyla rivayet etmiştir.

Enes’in rivayeti dışında Hz. Peygamber (s.a.v)’in renginin niteliğinin ne olduğunu rivayet edenlerin hepsi, Hz. Peygamber (s.a.v)’in renginin, ‘esmer’ değil de, ‘beyaz’ olmakla nitelendirmişlerdir. Bu(nu rivayet eden) kimseler, 15 sahabidir.”

Bunun bir benzeri de, (Aliyyu’l-Kârî’nin) “Cem’u’l-Vesâil” adlı kitabında geçmektedir.

* * *

-253 ﴿ شَجَاعَته صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in cesaretli olması”[9] ile ilgili hadisler

Şeyh Abdurrauf el-Münâvî (ö. 1031/1622) “Şerhu’l-Câmi’”nin “Kâne” harfinde belirttiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v)’in cesaretli oluşu ile ilgili hadisler, tevatür yoluyla sabittir. Ayrıca Kur’an, (bu hususa) işaret etmektedir.

(Zürkânî’de) “Şerhu’l-Mevâhib”de Hz. Peygamber (s.a.v)’in cesaretli oluşu ile ilgili hadislerin, tevatür yoluyla sabit olduğunu ve Kur’an’ın da bu hususa işaret ettiğini söylemektedir.

* * *

-254 ﴿ حِلْمه وَعَفْوه وَتَجَاوُزه صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in; yumuşak huylu olması, hoşgörülü olması ve (dinen uygun olan bir husus yapmaya) izin vermesi”[10] ile ilgili hadisler

Alimler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in; yumuşak huylu olması, hoşgörülü olması ve (dinen uygun olan bir husus yapmaya) izin vermesi ile ilgili hadislerin, mütevatir olduğunu belirtmişlerdir. Yalnız bununla, mana bakımından mütevatirliği kast etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu özellikleri, teferruatı haberi ahad olsa bile, kesinlik ifade eden hadisler ile haberler içerisinde geçmektedir.

(Zürkânî) “Şerhu’l-Mevâhib”de Ka’b b. Züheyr’in kıssası ile ilgili yerde aynen şöyle der:

“Hoşgörülü olmanın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in ahlakından (olduğunu ifade eden hadisler,) mütevatirdir.”

Şeyh İbrahim el-Bâcûrî (ö. 1276/1859), söz konusu Ka’b b. Züheyr’in kasidesine yazdığı şerhte aynen şöyle der:

“Hz. Peygamber (s.a.v), insanlar arasında kızgınlıktan en uzak olanı ve gönül olmada insanların en hızlı davrananı idi. Hz. Peygamber (s.a.v)’in yumuşak huylu olması ile ilgili hadisler, hoşgörülü olması ile ilgili haberler ve bağışlayıcı olmasıyla ilgili haberler ile rivayetler, mütevatir olarak gelmiştir.”

* * *

-255 ﴿ مَعْرِفَته بِالأُمُورِ الدُّنْيَوِيَّةِ وَأَحْوَالهَا تَفْصِيلاً وَسِيَاسَة أَهْلهَا عَلَى اِخْتلاَفِ عُقُولِهِمْ وَطَبَائِعِهِمْ وَعَادَاتِهِمْ وَأَلْسِنَتِهِمْ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in, detaylı bir şekilde dünya işleri ile şartlarını bilmesi ve dünya halkını; farklı olan akılları, mizaçları, adetleri ile dillerine göre yönetmesi” ilgili hadisler

Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu konumunu aynen şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in, dünya işlerini, bunların faydalı olan inceliklerini ve dünya halkının siyasetini, insanları aciz bırakacak şekilde bildiği tevatürle nakledilmiştir. Nitekim bu konuya, bu kitabın, ‘Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mucizeleri’ bahsinde değinmiştik.”

Kadı İyâz’ın da belirttiği gibi, bu konu, manevi mütevatirdendir.

Şihâb (ö. 1069/1659) “Şerhu’ş-Şifâ”da, bu konu ile ilgili hadislerin, mütevatir olduğunu belirtmiştir.

* * *

-256 ﴿ عُمُوم رِسَالَتِهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَّهُ بعث إِلَى كُلِّ أَحْمَرَ وَأَسْوَدَ ﴾

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in risaletinin, evrensel olması ve bütün kırmızı ile siyah renkli insanlara peygamber olarak gönderilmesi”[11] ile ilgili hadisler

Bir çok alimin belirttiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v)’in risaletinin, evrensel oluşu ve bütün insanlara peygamber olarak gönderilmesi ile ilgili hadisler, mana bakımından mütevatirdir. Bu husus, Kur’an[12] ve (alimlerin) icmaı[13] ile desteklenmektedir.

“Kifâyetü’l-Muhtâc”da Şeyhulimam Ebu Abdullah Muhammed b. İbrahim et-Tilimsânî’nin biyografisinde ﴿ بُعِثْتُ إِلَى الأَحْمَرِ وَالأَسْوَدِ ﴾ “Kırmızılara ve siyahlara (peygamber olarak) gönderildim”[14] hadisi ile ilgili yerde Şumunnî (ö 821/1418)’den naklen aynen şöyle denilmektedir:

“Bu hadis, aslında haberi ahad olsa bile, diğer hadis kitaplarında da geçmemsi sebebiyle, mana bakımından mütevatirdir. Çünkü bu hadis, Hz. Muhammed (s.a.v)’in risaletinin evrensel oluşunu gösteren hadislerden olup Hz. Peygamber (s.a.v)’in kendisinden nakledilmiştir. Dolayısıyla da (hadislerdeki) ortak nokta, tevatüre ulaşmıştır. Hadisin teferruatı, Hatem et-Tâi’nin cömert oluşu ve Hz. Ali’nin kahraman oluşu gibi haberi ahad olsa bile, kesinlik ifade etmektedir.”

Bunun bir benzeri de, onun, “Neylü’l-İbtihâc” adlı kitabında geçmektedir.

* * *

-257 ﴿ أَنَّهُ عَلَيْهِ السَّلاَمُ خَاتَمُ النَّبِيِّينَ وَأَنَّهُ لاَ نَبِيٌّ بَعْدَهُ ﴾

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in, peygamberlerin sonuncusu olması ve kendisinden sonra bir peygamberin daha gelmemesi”[15] ile ilgili hadisler

Bir çok alimin anlattığına göre; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, peygamberlerin sonuncusu olması ve kendisinden sonra bir peygamberin daha gelmemesi ile ilgili hadisler,[16] tevatür yoluyla sabittir. Ayrıca Kur’an’da[17] bu hususa işaret etmektedir.

(Kastallânî) “Mevâhib”de konu ile ilgili olarak der ki: “Yüce Allah’ın (Kur’an’da) ve Resulullah (s.a.v)’in de mütevatir sünnette haber verdiği üzere; Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra gelen kimselerin, bu (peygamberlik) makamını üstlenmek isteyen herkesin yalancı, iftiracı, deccal ve sapık olduğunu bilmeleri için, Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra bir peygamber daha yoktur. He ne kadar bunlar; bilgiçlik taslasalarsa da ve sihir, tılsımlar ile büyülerin her türlüsünü getirseler bile, bu (peygamberlik makamını elde etmeleri) mümkün değildir. Akıl sahiplerine göre; (böyle bir durum) sapıklıktır.”

* * *

-258 ﴿ أُعْطِيتُ خَمْساً لَمْ يُعْطَهُنَّ أَحَدٌ مِنَ الأَنْبِيَاءِ قَبْلِي: نُصِرْتُ بِالرُّعْبِ مَسِيرَة شَهْرٍ وَجُعِلْتُ لِي الأَرْضَ مَسْجِداً وَطُهُوراً فَأَيُّمَا رَجُل مِنْ أُمَّتِي أَدْرَكَتْهُ الصَّلاَةُ فَلْيُصَلِّ وَأُحِلَّتْ لِي الْغَنَائِمُ وَلَمْ تَحُلُّ لِأَحَدٍ قَبْلِي وَأُعْطِيتُ الشَّفَاعَةَ وَكَانَ النَّبِيِّ يُبْعَثُ إِلَى قَوْمِهِ خَاصَّةً وَبُعِثْتُ إِلَى النَّاسِ عَامَّةً ﴾

“Benden önceki peygamberlerden hiç birine verilmeyen beş şey bana[18] verilmiştir:

1. Ben, bir aylık mesafede (olan düşmanımın içine) korku (düşürmekle) ve yardımla mazhar oldum.[19]

2. Yeryüzü, bana, mescit ve temiz kılınmıştır. Ümmetimden bir kimse, nerede namaz vaktine yetişirse, namazını hemen (orada) kılsın.[20]

3. Bana, ganimetler helal kılınmıştır. Halbuki benden önceki peygamberlerden hiçbirine (ganimet) helal kılınmamıştır.[21]

4.  Bana, (ahirette) şefaat (etme yetkisi) verilmiştir.[22]

5. Her peygamber sadece kendi kavmine (peygamber olarak) gönderilmiştir. Ben ise bütün insanlığa (peygamber olarak) gön-derildim.”[23]

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.      Câbir b. Abdullah                               

2.      Ebu Hureyre                                     

3.      Hz. Ali                                              

4.      Abdullah ibn Abbâs                            

5.      Abdullah ibn Amr

6.      Ebu Zerr        

7.      Ebu Musa el-Eş’arî

8.      Abdullah ibn Ömer

9.     Sâib b. Yezîd

10.     Ebu Saîd el-Hudrî

Toplam, 10 kişi.

(Derim ki:) (Suyûtî) “Menâhilu’s-Safâ”da bu hadis, adı geçen bu 10 kişiden getirmiştir.

(Münâvî’de) “Feyzu’l-Kadîr”de Suyûtî’den naklettiğine göre; bu hadis, mütevatirdir.

 

* * *

-259 ﴿ قِصَّة الإِسْرَاءِ ﴾

“İsrâ’ kıssası”[24]

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.      Enes                                     

2.      Mâlik b. Sa’sa’a                    

3.      Ebu Zerr                               

4.      Câbir b. Abdullah                   

5.      Büreyde                                

6.      Huzeyfe ibnu’l-Yeman           

7.      Abdullah ibn Abbâs                

8.      Übey b. Ka’b                        

9.      Ebu Saîd el-Hudrî                   

10.     Şeddâd b. Evs                                  

11.     Ebu Hureyre                         

12.     Hz. Aişe                   

13.     Abdullah ibn Mes’ud             

14.     Hz. Ali

15.     Hz. Ömer

16.     Ebu Habbe el-Ensârî

17.     Ebu Leyla el-Ensârî

18.     Ebu’l-Hamrâ’

19.     Ebu Eyyûb

20.     Ebu Ümâme

21.     Semure b. Cündub

22.     Abdullah ibn Amr

23.     Süheyb b. Sinân

24.     Esmâ’ bint. Ebi Bekir

25.     Abdurrahman b. Kurz

26.     Ümmü Hânî’

27.     Ümmü Seleme

Toplam, 27 kişi.

(Derim ki:) Hafız eş-Şâmî (ö. 665/1266) “Mi’râc” adlı eserinde İsrâ’ kıssasını Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivayet eden kimseleri belirtmiştir. Bunlar, 39 kişiye ulaşmıştır. Burada, Suyûtî’nin, adını anmadığı şu kimselerin isimlerini de nakletmiştir:

28.     Üsâme b. Zeyd                     

29.     Bilâl b. Hamâme                   

30.     Bilâl b. Sa’d                          

31.     Sehl b. Sa’d                          

32.     Abdullah ibn Ömer                

33.     Abdullah ibnu’z-Zübeyr         

34.     Abdullah ibn Ebi Evfâ

35.     Abdullah b. Es’ad                 

36.     Abdurrahman b. Âyis

37.     Abbâs b. Abdulmuttalib

38.     Hz. Ebu Bekir

39.     Hz. Osman

40.     Ebu’d-Derdâ

41.     Ebu Süfyân b. Harb

42.     Ebu Seleme

43.     Ebu Sülemî er-Râî

44.     Resulullah (s.a.v)’in kızı Ümmü Gülsüm

(Zürkânî) “Şerhu’l-Mevâhib”de İbn Dihye’den naklen bunlara şunu da ilave etmiştir:

45.     İyâz

Görüldüğü üzere bu İsrâ’ kıssasını rivayet eden kimselerin toplamı, 45 sahabiye ulaşmaktadır.

(Sehâvî’nin) “Fethu’l-Muğîs” adlı eserinde geçtiği üzere; Hâkim der ki: “İsrâ’ hadisinini, mütevatir olması da bu cümledendir.Hz. İdrîs (a.s.) ise, semanın dördüncü katında bulunmaktadır.”

Bu konuda daha geniş bilgi için onun (İsrâ’ kıssasını rivayet edenlerin) toplamının öncesinde geçen sözüne başvurabilirisiniz.

(Zürkânî) “Şerhu’l-Mevâhib”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in Burak[25] üzerinde gece yolculuğu yapması ile ilgili haberler, mütevatirdir.”

Görüldüğü üzere İsrâ’ kıssası, mütevatirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in Burak üzerinde gece yolculuğu yapması da aynı şekilde mütevatirdir.

* * *

-260 ﴿ أَنَّ مُوسَى عَلَيهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ فِي السَّمَاءِ السَّادِسَةِ ﴾

“Musa (a.s)’ın, semanın altıncı katında bulunması”[26] ile ilgili hadisler

Aliyyu’l-Kârî (ö. 1014/1605) “Şerhu’ş-Şifâ”da konu ile ilgili olarak der ki: “Hz. Musa (a.s)ın, semanın altıncı katında bulunması ile ilgili haberler, mütevatirdir.”

* * *

-261 ﴿ رُجُوع النَّبِيِّ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِلَى مُوسَى عَلَيْهِ السَّلاَمُ لَيْلَة الإِسْرَاءِ حِينَ فرض رَبُّهُ عَلَيْهِ الصَّلَوَات الْخَمْسَ وَقَوْل مُوسَى لَهُ: ”اِرْجِعْ إِلَى رَبِّكَ فَسْأَلْهُ التَّخْفِيفَ عَنْ أُمَّتِكَ“ ﴾

“Yüce Allah’ın, Muhammed ümmetine beş vakit namazı farz kıldığında, Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesi Musa’ya geri gelmesi ve Musa’nın, O’na: ‘Rabbine geri dön ve bunu, ümmetinden hafifletmesini Rabbinden iste”[27] ile ilgili söylediği sözü hususunda gelen hadisler

İbn Teymiyye (ö. 728/1327) “Risâletu’l-Furkân”da Mi’râc hususunda gelen rivayetlerin mütevatir olduğunu aynen şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Muhammed (s.a.v), İsrâ’ gecesi, Rabbinin huzuruna çıktığında, ümmetine beş vakit namaz farz kılmıştı. Anlatıldığına göre; Hz. Muhammed (s.a.v), Hz. Musa (a.s)’a geri dön(üp durumu ona anlat)tı. Hz. Musa (a.s)’da, ona: ‘Rabbine geri dön ve bunu ümmetinden hafifletmesini (Rabbinden) iste’ dedi. Nitekim Mi’râc hadisleri içerisinde yer alan bu (tür hadisler), tevatürdür.” 

* * *

-262 ﴿ شَقّ الصَّدْرِ لَيْلَة الإِسْرَاءِ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesi, göğsününün yarılması”[28] ile ilgili hadisler

(Kastallânî) “Mevâhibu’l-Ledûniyye”de Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447)-in “Fethu’l-Bârî”sinden naklettiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesi, göğsünün yarılması ile ilgili rivayetler, mütevatirdir.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in göğsünün yarılması ile ilgili rivayetlerin, mütevatir olduğunu, hem müellif Kastallânî (ö. 923/1517) ve hem de “Mevâhibu’l-Ledûniyye” şarihi (Zürkânî) söylemiştir.

Kurtubî (ö. 671/1273)’de “Müfhim”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bu hadisin ravileri, sika ve meşhur kimselerdir.”

Şihâb el-Heytemî (ö. 1069/1659) “Şerhu’l-Hemziyye”de Hz. Peygamber (s.a.v)’in; bir defasında küçük yaşta -10 yada buna yakın bir yaşta- ve bir defasında ise Cebrail’in Hıra mağarasında ona (ilk) vahyi getirmesi sırasında göğsünün yarılması hususundaki dikkati şu tarafa getirmek istemektedir:

“(Hz. Peygamber (s.a.v)’in göğsünün yarılması olayı,) bir başka defa daha gerçekleşmiştir. İsrâ’ gecesinde, Hz. Peygamber (s.a.v)’in göğsünün yarılmasını inkar eden kimsenin aksine İsrâ’ gecesinde Hz. Peygamber (s.a.v)’in göğsünün yarılması ile ilgili rivayetler, mütevatirdir.”

(Derim ki:) Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesinde, göğsünün yarılması ile ilgili hadis, Buhârî ile Müslim’in “Sahîh”lerinde şu yoldan gelmiştir:

1. Enes yoluyla Mâlik b. Sa’saa’dan[29]

Yine Buhârî ile Müslim’de Enes yoluyla,

2. Ebu Zerr’den[30]

Müslim ile bir çok hadis kitabında bizzat,

3. Enes yolundan[31] vasıtasız bir şekilde gelmiştir.

(Zürkânî) “Şerhu’l-Mevâhib”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesi, göğsünün yarılması ile ilgili hadisin, daha başka geliş yolları da vardır.”

Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesi, göğsünün yarılması ile ilgili olayı, İbn Hazm (ö. 456/1063) kabul etmemiştir. Kadı İyâz (ö. 544/1149)’da “Şifâ”da bu görüşe katılmıştır.

Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447) ile bir çok alim ise; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, İsrâ’ gecesi, göğsünün yarılmadığını iddia eden kimselerin görüşünü red edip Hz. Peygamber (s.a.v)’in İsrâ’ gecesi göğsünün yarılması ile ilgili rivayetlerin geldiğini söylemiştir.

Her ne kadar Abdülaziz ed-Debbâğ (ö. 1132/1720)’ın “İbrîz”de Hz. Peygamber (s.a.v)’in göğsünün yarılması olayının, İsrâ’ gecesinde gerçekleştiğini keşf yoluyla[32] kabul etmese bile bu olayı inkar etmeye de gerek yoktur. 

Bu konuda daha geniş bilgi için bu kitaba başvurabilirsiniz. Asıl bilgi ise, Allah katındadır.

* * *

-263 ﴿ إِنَّ الإِسْرَاءَ كَانَ مِنْ مَكَّةَ ﴾

“İsrâ’nın, Mekke’de gerçekleşmesi”[33] ile ilgili hadisler

İbn Teymiyye (ö. 728/1327) “Vasiyyetü’l-Kübrâ”da İsrâ’ olayının, Mekke’de gerçekleştiği ile ilgili hadislerin, mütevatir olduğunu aynen şöyle anlatmaktadır:

“Mi’râc; ilim adamlarının görüş birliği, Kur’an’ın ve mütevatir sünnetin nassı ile sabittir ki, ancak Mekke’de gerçekleşmiştir.”

* * *

-264 ﴿ حَنِين الْجِذْعِ ﴾

“Kütüğün inlemesi”[34] ile ilgili hadisler

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadis şu yollardan getirmiştir:

1.     Sehl b. Sa’d                                      

2.     Câbir b. Abdullah                              

3.     Abdullah ibn Ömer                            

4.     Übey b. Ka’b                                   

5.     Büreyde

6.     Abdullah ibn Abbâs

7.     Ebu Saîd el-Hudrî

8.     Enes 

9.     Ümmü Seleme

10.     Muttalib b. Ebi Vedâa es-Sahmî

Toplam, 10 kişi.

(Derim ki:) Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da konu ile ilgili olarak şöyle der: “Kütüğün inlemesi ile ilgili hadis, meşhur ve yaygındır. Bununla ilgili haber, mütevatirdir. Sahih hadis kitapları, kütüğün inlemesi ile ilgili hadisi nakletmiş ve sahabeden 10 kadar kimse de bunu rivayet etmiştir.”

Daha sonra Kadı İyâz, bu 10 kadar sahabenin isimlerini belirtmiştir.

Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447) “Emâliyyu’l-Muhrace ala Muhtasarı İbni’l-Hâcib el-Aslî”de konu ile ilgili olarak şöyle der:

“Kütüğün inlemesi ile ilgili hadisin geliş yolları, çoktur.

Beyhakî’de dedi ki: ‘Kütüğün inlemesi ile ilgili hadis, açıktır. Halef, bu hadisi, Seleften nakletmiştir. Fakat bu konudaki hadisleri getirmeye gerek yoktur. Zira hadis, çok meşhur bir konumdadır.’

 Kadı İyâz’ın da belirttiği üzere, kütüğün inlemesi ile ilgili hadis, bize şu yollardan gelmiştir:

1.     Abdullah ibn Ömer                            

2.     Abdullah ibn Abbâs                           

3.     Enes                                                

4.     Câbir                                               

5.     Sehl b. Sa’d 

6.   Übey b. Ka’b

7.   Ebu Saî del-Hudrî

8.   Büreyde

9.   Hz. Aişe

10. Ümmü Seleme”

Daha sonra İbn Hacer, bunlardan gelen bütün hadisleri nakletmiştir. Bu konuda daha geniş bilgi için İbn Hacer’in bu kitabına bakabilirsiniz.

Yine (İbn Hacer) “Fethu’l-Bârî”de ise konu ile ilgili olarak der ki: “Kütüğün inlemesi ile ayın yarılması hadisi, müstefiz bir şekilde nakledilmiştir.

 

Bu konuda bir görüş belirtmeyecek kimselerin dışında hadisin geliş yol­larını bilen kimselere göre, bu hadis, kesinlik ifade etmektedir. Yine de doğruyu en iyi bilen Allah’tır.”

Şeyh Abdurrauf el-Münâvî (ö. 1031/1622)’de Irâkî’nin “Elfiyetü’s-Si­yer” adlı kitabına yazdığı şerhte der ki:

“Kütüğün inlemesi hadisi, pek çok sahih yollardan gelmiştir. Bu geliş yollarının toplamı, manevi mütevatiri ifade etmektedir.”

Daha sonra Münâvî, kütüğün inlemesi ile ilgili hadisin, 20 kadar bir sa­habe topluluğundan geldiğini belirtmiştir.

Tâc es-Sübkî (ö. 771/1370) “Şerhu’l-Muhtasarı İbni’l-Hâcib el-Aslî”de kütüğün inlemesi ile ilgili hadisin, mütevatire ulaştığını belirtmiştir.

Ebu Abdullah ibnu’n-Nu’mân’da “Kitâbu’l-Müsteğisîn bi hayri’l-Enâm”da kütüğün inlemesi ile ilgili hadisin, tevatüre ulaştığını söylemiştir.

Demîrî (ö. 808/1405)’de “Hayâtu’l-Hayevân” adlı kitabının ‘Mebhâsu’l-Uşera’ bahsinde onun kütüğün inlemesi ile ilgili hadisin tevatüre ulaştığı ile ilgili sözünü nakletmiştir.

Bu konuda daha geniş bilgi için bu kitaba başvurabilirsiniz.

* * *

-265 ﴿ اِنْشِقَاق الْقَمَرِ ﴾

“Ayın yarılması”[35] ile ilgili hadisler

Tâc es-Sübkî (ö. 771/1370) “Şerhu’l-Muhtasarı İbni’l-Hâcib el-Aslî”de  konu ile ilgili olarak şöyle der:

“Bana göre, ayın yarılması ile ilgili hadis, sahih ve mütevatirdir. Kur’an’da ayın yarılması ile ilgili nass vardır. Buhârî ile Müslim’in “Sa­hîh”lerinde ve bir çok alimin kitabında yer alan bu hadis; çeşitli yollarla Şu’be’den, o da Süleyman b. Mihrân’dan,  o da  İbrahim’den, o da Ebu Ma’mer’den, o da Abdullah ibn Mes’ud’dan[36] rivayet edilmiştir.”

Daha sonra Sübkî der ki: “Yine bu hadis, mütevatir olduğu hususunda şüphe gerektirmeyecek bir şekilde daha pek çok yollardan gelmiştir.”

Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da Hz. Peygamber (s.a.v)’den geldiği ke­sinlikle bilinen bir çok mucizeleri anlattıktan sonra konu ile ilgili olarak aynen şöyle der:

“Ayın yarılması mucizesine gelince, Kur’an, bu mucizenin meydana gel­diğini belirtiyor, varlığını haber veriyor ve bunu da açıkça bir delille ortaya koyuyor. Sahih haberlerde, bir çok yollardan bu olayın meydana geldiği ola­sılığını güçlendiriyor. Bu konudaki din desteğini zayıf düşürme, tanımama ve sapma mahiyetindeki düşünceler, azmimizi kıramamakta ve bu konuda bid’atçi kimsenin, zayıf müminlerin kalplerine attığı şüphe tohumlarını (bize) yöneltememekte, aksine bu bidatçi kimsenin bu konudaki bozuk düşüncele­rine karşı koyduk ve onun getirdiği saçma deliller, bir işe yaramayacağı için bu delilleri attık.”

İbn Hacer (ö. 852/1447) “Emâliyyu’l-Muhrace”de konu ile ilgili olarak der ki: “Tefsirciler ile Siyerciler, ayın yarılması olayının meydana gelmesi hususunda icma’ etmişlerdir.

Ayın yarılması olayını, içlerinde; Hz. Ali, Abdullah ibn Mes’ud, Huzeyfe, Cübeyr b. Mut’im, Abdullah ibn Ömer, Abdullah ibn Abbâs ile Enes’in de bulunduğu (bir grup) sahabe rivayet etmiştir.

Kurtubî (ö. 671/1273)’de “Müfhim”de der ki: “Ayın yarılması ile hadisi, sahabeden bir çok kimse rivayet etmiştir. Tabiundan pek çok kimse de, ayın yarılması ile ilgili hadisi, bu sahabilerden nakletmişlerdir. Daha sonra da ge­lenler (=etbau’t-Tabiun) de, ayın yarılması ile ilgili hadisi, bu kimselerden (=tabiundan) nakletmişlerdir.”

(Kastallânî) “Mevâhibu’l-Ledûniye”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Sahih rivayetlerde, ayın yarılması ile ilgili hadisler, içlerinde; Enes, Abdullah ibn Mes’ud, Abdullah ibn Abbâs, Hz. Ali, Huzeyfe, Cübeyr b. Mut’im, Ab­dullah ibn Ömer ve daha bir çoklarının da bulunduğu bir grup sahabeden gelmiştir.”

İbn Abdilberr (ö. 463/1071)’de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Ayın ya­rılması ile ilgili hadisi, sahabenin bir çoğu rivayet etmiştir.  Tabiunun ileri gelenleri de, ayın yarılması ile ilgili hadisi, bu sahabilerden rivayet etmiştir. Ayrıca ayın yarılması ile ilgili hadisi, bize ulaşıncaya kadar, bunlardan, pek çok kimse nakletmiştir. Ayın yarılması olayı, ayeti kerimeyle doğrulanmıştır.”

Münâvî (ö. 1031/1622) Irâkî’nin “Elfiyetü’s-Siyer” adlı kitabına yazdığı şerhte der ki: “Ayın yarılması ile ilgili hasen hadisler, tevatürdür. Tâc es-Sübkî ile bir çok alim, ayın yarılması ile ilgili hadisin tevatüre ulaştığını doğrulamış­tır.”

Ebu’l-Fadl el-Irâkî (ö. 805/1402)’de “Nazmu’s-Siyer”de der ki: “

فصار فِرْقَتَيْنِ فرقة علت      وفرقة للطود منه نزلت

وذاك مَرَّتَيْنِ بالإجماع          والنص والتواتر السماعي.

“Ayın yarılması hususunda iki grup oluştu:

“Bir grup ifrata kaçtı. Diğer grup ise, tefrite kaçtı.”

İşte bu olay; icmâ’, nass ve semâî tevatürle iki defa[37] gerçekleşmiştir.”

Irâkî (ö. 805/1402)’nin öğrencisi Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447) “Fethu’l-Bârî” hocasının bu sözünü özetlemek suretiyle şöyle demektedir:

“Zannederim ki, Irâkî’nin ‘icmâ’ sözü; ayın, iki defa değil de (bir defa) yarılmasıyla ilgilidir. Çünkü ben, Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında ayın ya­rılmasının (birden) çok olduğunu belirten hiçbir alimin bulunduğunu bilmiyorum.”

(Kastallânî) “Mevâhib”de konu ile ilgili olarak der ki: “Belki de ‘iki defa’ sözünü söyleyen Irâkî, bununla, (ayın) ‘iki parçaya’ (ayrılmasını) kast etmiş olabilir. İşte bu durum, hiç kimseyi, rivayetlerin arasını birleştirmeye yönelte­memektedir.”

* * *

-266 ﴿ قِصَّة نَبْعِ الْمَاءِ مِنْ أَصَابِعِهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in, parmaklarından su akıtması kıssası”[38] ile ilgili hadisler

Şihâb (ö. 1069/1659) “Şerhu’ş-Şifâ”da Nevevî (ö. 676/1277)’nin “Şerhu’l-Müslim” adlı kitabından naklettiğine göre; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, parmaklarından su akıtması ile ilgili hadisler, mütevatirdir.

Kurtubî (ö. 671/1273)’de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Hz. Peygam­ber (s.a.v)’in, parmaklarından su akıtması kıssa, birkaç yerde büyük toplu­lukların huzurunda meydana gelmiş ve (bu nedenle de) pek çok  yollardan gelmiştir. Bu kıssayı anlatan rivayetlerin toplamı, kesin bilgiyi ve manevi teva­türü ifade etmektedir.

Kadı İyâz (ö. 544/1149) ise “Şifâ”da der ki: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in, parmaklarından su akıtması ve yemeği çoğaltması ile ilgili kıssayı; sika ve çok sayıdaki kimselerin, yine çok sayıdaki kimselerden, bunlarda çok sayıdaki kimselerden, bunlarda sahabilerden rivayet etmiştir. Bunlar, bu kıssanın; Hendek savaşı,[39] Buvât gazvesi,[40] Hudeybiye umresi,[41] Tebük gazvesi[42] gibi bir çok yerlerde ve Müslümanlar çevreler ile askerlerin operasyonları sırasında gerçekleştiğini haber vemişlerdir.

Sahabeden hiçbiri, bu kıssayı anlatan raviye ters bir harekette bulun­mamış ve bu kıssa kendilerine anlatıldığında inkar yoluna gitmemişlerdir. Aksine bu kıssayı görenin söylediği gibi anlatmışlardır. Daha öncede belirtti­ğimiz üzere, bu çeşit olayların hepsi, Hz. Peygamber (s.a.v)’in mucizelerinden olduğu kesinlik kazanmaktadır.”

Bu konuda daha geniş bilgi için (Kastallânî’nin) “Mevâhib” adlı kitabı ile bunun şerhine bakabilirisiniz.

* * *

-267 ﴿ تَكْثِير الْقَلِيلِ بِبَرَكَتِهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle az şeyin çoğalması”[43] ile il­gili hadisler

  Übbî (ö. 827/1424) “Şerhu’l-Müslim”in ‘Kitâbu’s-Salât’ (=Namaz Bö­lümü’n) de ‘Namazı uyuyarak geçiren yada namaz kılmayı unutan kimse’ ile ilgili hadisi açıklama sırasında anlattığına göre; Hz. Peygamber (s.a.v)’in be­reketiyle az şeyin çoğalması ile ilgili hadisler, mütevatirdir.

-268 ﴿ تَكْثِير الطَّعَامِ بِبَرَكَتِهِ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle yiyeceğin çoğalması”[44] ile il­gili hadisler

Hz. Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle yiyeceğin çoğalması ile ilgili hadis­ler, bir grup sahabiden[45] gelmiştir.

Hatta bazı alimler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle yiyeceğin ço­ğalması ile ilgili hadislerin, mütevatir olduğunu söylemiştir.

Kadı İyâz (ö. 544/1149)’da, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle yiyece­ğin çoğalması ile ilgili hadislerin, mütevatir olduğuna işaret etmiştir. Bir de, Hz. Peygamber (s.a.v)’den bu manada gelen meşhur rivayetlerin hepsinin kesinlikle bilindiğine işaret etmiştir. Bu konu ile ilgili delilleri getirdikten sonra da aynen şöyle der:

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle yiyeceğin çoğalması, doğrudur. Bunu kapatacak bir şey de yoktur. İmamlarımızdan Ebu Bekr el-Bakıllânî, Üstad Ebu Bekr ibn Furek ve daha bir çokları, konu ile ilgili bazı şeyler söy­lemişlerdir. Bana göre, bu konuda söz söyleyen kimse şunu kast etmektedir:

Bu meşhur rivayetler, haberi vahid kategorisindedir. Fakat bu rivayet­leri, haber verme ile rivayet etme açısından incelemenin ve bunu, başka bil­gilerle değerlendirmenin önemsiz olduğu görülür. Ancak bu rivayetlerin geliş yollarını araştıran ve Hadis ile Siyer kitaplarında geçen rivayetleri inceleyen kimse, belirttiğimiz bu yöntem doğrultusunda bu meşhur kıssaların sıhhati hususunda şüpheye düşmeyecektir.”

Yine Kadı İyâz (ö. 544/1149), Hz. Peygamber (s.a.v)’in dua ve bereke­tiyle yiyeceğin çoğalması ile ilgili bahiste, bu konudaki hadisleri ve meseleleri getirdikten sonra şöyle der:

“Sahabeden 10 kadar kimse, bu bahiste geçen hadislerin manaları(nın doğruluğu) üzerinde görüş birliğine varmıştır. Tabiundan pek çok kimse, bunu, bu sahabilerden rivayet etmiştir. Ayrıca sonradan gelen sayılamayacak kadar pek çok kimse de, bunu, tabiundan nakletmiştir. Bu hadislerin çoğu, meşhur rivayetlerde ve sohbet toplantılarında geçmektedir. Dolayısıyla da toplantılarda gerçeğe aykırı bir şeyin anlatılması ve yadırganacak bir haber karşısında o mecliste bulunan kimsenin susması mümkün değildir.”

* * *

-269 ﴿ كَلاَم الشَّجَرِ مَعَهُ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَطَوَاعِيَّتهَا لَهُ ﴾

    “Ağacın, Hz. Peygamber (s.a.v) ile konuşması ve (ağacı kendi­sine çağırdığında, yerinden kalkarak  yanına gelip onun bu emrine) itaat etmesi”[46] ile ilgili hadisler

 

Kadı İyâz (ö. 544/1149) “Şifâ”da, ‘Ağacın, Hz. Peygamber (s.a.v) ile Konuşması’ bahsinde, ağacın, Hz. Peygamber (s.a.v)’in peygamberliğine tanıklık etmesi ve davetinin doğruluğuna katılması ile ilgili hadisleri naklettik­ten sonra aynen şöyle der:

“İşte bu olay; Abdullah ibn Ömer, Büreyde, Câbir, Abdullah ibn Mes’ud, Ya’lâ b. Mürre, Üsâme b. Zeyd, Enes b. Mâlik, Hz. Ali, Abdullah ibn Abbâs ve daha birçoklarından gelmiştir. Bunlar, ağacın konuşması veya bu manada gelen olay üzerinde görüş birliğine varmışlardır. Bu olayı, bu sahabilerden, bunlardan kat kat daha fazla tabiun(dan kimseler) rivayet etmiştir. Böylece bu olay, meydana geldiği şekliyle yayılmıştır.”

Şihâb (ö. 1069/1659) “Şerhu’ş-Şifâ”da konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bu olay, sahabe ile tabiundan pek çok kimseden nakledilmiştir. Böylece de (bu olay,) manevi mütevatire ulaşmıştır. Hiçbir akıllı kimsenin şüphe edeme­yeceği güçlü bir dereceye gelmiştir.”

* * *

  -270 ﴿ قِلَّة أَكْلِهِ صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَأَنَّهُ كَانَ إِذَا تغدى لَمْ يتعش وعكسه وَأَنَّهُ كَانَ رُبَّمَا طَوِىَ أَيَّاماً ﴾

﴿ قِيَامه صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِاللَّيْلِ فِي رَمَضَانَ وَغَيْرِهِ ﴾

“Peygamber (s.a.v)'in az yemek yemesi; sabahleyin bir şeyler yediğinde akşemleyin bir şeyler yememesi, akşemleyin bir şeyler yediğinde ise sabahleyin bir şeyler yememesi ve nice günler aç kalması”

“Peygamber (s.a.v)'in, Ramazanda ve Ramazan dışında (kalan diğer zamanlarda) gaceleyin kalkıp Allah'a ibadet etmesi”[47] ile ilgili hadisler

Hz. Peygamber (s.a.v)’in az yemek yemesi ile ilgili husus, daha önce ‘Kitâbu’l-Et’ime’ (=Yiyecekler Bölümü’n)de[48] geçmişti. Bu hadis, (orada) Hz. Aişe’den gelmişti.

Aynî (ö. 855/1451) “Umdetu’l-Kârî”de konu ile ilgili olarak şöyle der: “Bu konuda şu yollardan da hadis gelmiştir:

1.     Enes                                                

2.     Câbir b. Abdullah                              

3.     Haccâc b. Amr                                

4.     Huzeyfe                                           

5.     Zeyd b. Hâlid                                   

6.     Safvân b. Muattal                             

7.     Abdullah ibn Abbâs                           

8.     Abdullah ibn Ömer

9.     Hz. Ali

10.     Fadl ibnu’l-Abbâs

11.     Muâviye ibnu’l-Hakem es-Sülemî

12.     Ebu Eyyûb

13.     Habbâb

14.     Ümmü Seleme

15.     Adı bilinmeyen bir sahabi

Daha sonra Aynî (ö. 855/1451), bunların rivayet ettikleri hadisleri nakletmiş ve bu hadislerin tahricini yapan kimseleri de belirtmiştir. Bu konuda daha geniş bilgi için Aynî’nin bu kitabına bakabilirsiniz.

* * *

-271 ﴿ مُوَاظَبَته صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ عَلَى عِبَادَةِ رَبِّهِ تَعَالَى ﴾

“Peygamber (s.a.v)’in, Yüce Rabbine ibadet etmeye devam etmesi”[49] ile ilgili hadisler

(Zürkânî) “Şerhu’l-Mevâhib”de ‘Hz. Peygamber (s.a.v)’in İsimleri’ ile ilgili yerde O’nun bir ismini de “el-Âbid” olduğu ile ilgili hadislerin mütevatir olduğunu şöyle anlatmaktadır:

“Hz. Peygamber (s.a.v), Rabbine (kavuşuncaya kadar her türlü şartlarda) ibadet etmeye devam etmiştir. Bununla ilgili hadisler, mütevatirdir.”

* * *

-272 ﴿ اَلْجَمَل الَّذِي شَكَى إِلَيْهِ مَالِكَهُ ﴾

“Peygamber (s.a.v)’e, kendi sahibini şikayet eden deve”[50]

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadisi (sadece) İmam Ahmed yoluyla Enes’ten getirmiştir. Buna, başka hiç kimseyi eklememiştir.

(Derim ki:) Münzirî (ö.  656/1258) “Terğîb”de bu hadisi şu yoldan getirmiştir:

1. Enes[51]

Daha sonra Münzirî der ki: “Bu hadisi, İmam Ahmed ceyyid bir senedle rivayet etmiştir. Hadisin ravileri, sika ve meşhur kimselerdir. Bezzâr’da, bu hadisin bir benzerini nakletmiştir. Nesâî’de bu hadisi muhtasar bir şekilde rivayet etmiştir.”

İbn Hibbân (ö. 354/965)’da “Sahîh” adlı eserinde bu hadisin bir benzerini muhtasar bir şekilde şu yoldan rivayet etmiştir:

2. Ebu Hureyre”[52] 

Bir başka olayda ise; devenin, sahibinden şikayet ettiği şu yoldan gelmiştir:

3. Ya’lâ b. Mürre es-Sakafî[53]

Bu hadisi ise; İmam Ahmed (ö. 241/855), Hâkim (ö. 405/1014) ve Beyhakî (ö. 458/1066) sahih bir senedle rivayet etmiştir.

Bu hadis, bir başka olayda ise şu yoldan gelmiştir:

4. Câbir

Bu hadisi ise; İmam Ahmed (ö. 241/855) zayıf bir senedle rivayet etmiştir. Fakat Beyhakî (ö. 458/1066)’de “Delâil”de bu hadisi ceyyid bir senedle rivayet etmiştir. Hadisin ravileri, sika kimselerdir. Ayrıca bu hadisi, Dârimî (ö. 255/868) ve Bezzâr (ö. 292/904)’da rivayet etmiştir.

Yine bu hadis, bir başka olayda ise şu yoldan gelmiştir:

5. İkrime yoluyla Abdullah ibn Abbâs’tan

Bu hadisi; Taberânî (ö. 360/970) zayıf bir senedle rivayet etmiştir.

İmam Ahmed (ö. 241/855)’de, bu olayı, uzunca bir hadiste Ya’lâ b. Mürre’den rivayet etmiştir.

Münzirî (ö. 656/1258)’de der ki: “Bu hadisin senedi, ceyyiddir.”

Bu hadis, bir başka olayda ise şu yoldan gelmiştir:

6. Abdullah ibn Ca’fer[54]

Bu hadisi; İmam Ahmed ve İbn Şâhîn (ö. 385/995)’de “Delâil”de rivayet etmiştir.

Beğavî (ö. 516/1122) “Mesâbih”de der ki: “Bu, sahih bir hadistir.”

Devamla da der ki: “Ebu Dâvud, bu hadisi, Musa b. İsmail’den, o da Mehdî b. Meymûn’dan , (o da Abdullah ibn Ca’fer’den) rivayet etmiştir.”

Kadı İyâz (ö. 544/1149)’da “Şifâ”da Enes hadisini naklettikten sonra aynen şöyle der: “Ebu Hureyre’den rivayet edilen hadiste; Hz. Peygamber (s.a.v), bir bahçeye girmişti. Bir deve gelip Hz. Peygamber (s.a.v)’in önünde çöktü.”

7. Sa’lebe b. Mâlik, Câbir b. Abdullah, Ya’lâ b. Mürre ile Abdullah ibn Ca’fer  

“Bahçeye kim girerse, deve ona saldırıyor (ve hiç kimseyi) bahçeye sokmak istemiyordu. Hz. Peygamber (s.a.v) bahçeye girince, deveyi yanına çağırdı. Deve dudağını yere koyup Hz. Peygamber (s.a.v)’in önünde çöktü. Hz. Peygamber (s.a.v), devenin boynundan yularını çıkarıp şöyle buyurdu:

﴿ مَا بَيْنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ شَيْءٌ إِلاَّ يَعْلَمُ أَنِّي رَسُولُ اللّهِ إِلاَّ عَاصِيَ الْجِنِّ وَالإِنْسِ ﴾

“Yer ile gök arasında benim, Allah’ın Resulü olduğumu ve insan ile cinlerin asilerinden başka bilmeyen hiçbir varlık yoktur”

Bu hadisin bir benzeri de şu yoldan gelmiştir:

8. Abdullah ibn Ebi Evfâ

Deve konusunda gelen bir diğer haber de şöyledir: “Hz. Peygamber (s.a.v), onlara, devenin derdini sordu. Onlar da, deveyi kesmek istediklerini söylediler.”

Başka bir rivayette ise: “Hz. Peygamber (s.a.v), onlara; ‘deve, çok çalıştırılmaktan ve az yem verilmesinden şikayetçi’ buyurdu.”

Yine bir diğer rivayette ise: “Hz. Peygamber (s.a.v); ‘deve, bana, sizin onu küçüklüğünden beri zor işlerde çalıştırdıklarından sonra şimdi de kesmek istediğinizi şikayet etti’ buyurdu. Onlar da: - ‘Evet’ dediler.” (Kadı İyâz’ın sözü burada bitmektedir.)

Suyûtî (ö. 911/1505) “Tahrîcu Ehâdisi’ş-Şifâ”da konu ile ilgili olarak şöyle der: “Enes Hadisini, İmam Ahmed ve Bezzâr sahih bir senedle rivayet etmiştir. Ebu Hureyre Hadisini ise, Bezzâr sahih bir senedle rivayet etmiştir. Sa’lebe b. Mâlik hadisini, Ebu Nuaym rivayet etmiştir. Câbir b. Abdullah Hadisini de; İmam Ahmed, Dârimî, Bezzâr ile Beyhakî rivayet etmiştir. Ya’lâ b. Mürre Hadisini de; İmam Ahmed, Hâkim ile Beyhakî sahih bir senedle rivayet etmiştir. Abdullah ibn Ca’fer Hadisini ise, Müslim ile Ebu Dâvud rivayet etmiştir. Abdullah ibn Ebi Evfâ Hadisini de, Ebu Nuaym ile Beyhakî rivayet etmiştir.”

* * *

-273 ﴿ لاَ نُورِثُ مَا تَرَكْنَا صَدَقَةٌ ﴾

“Biz (peygamberler)e, hiç kimse mirasçı olamaz. (Mal cinsinden geri de) bıraktıklarımız, hep sadakadır”[55]

Suyûtî (ö. 911/1505) “el-Ezhâr”da bu hadisi şu yollardan getirmiştir:

1.     Hz. Ömer

2.     Hz. Osman

3.     Hz. Ali

4.     Sa’d b. Ebi Vakkâs

5.     Abbâs

6.     Hz. Ebu Bekr es-Sıddîk

7.     Abdurrahman b. Avf

8.     Zübeyr ibnu’l-Avvâm

9.     Ebu Hureyre

10.     Hz. Aişe

11.     Talha

12.     Huzeyfe

13.     Abdullah ibn Abbâs

Toplam, 13 kişi.

Bu hadisi, Cennetle müjdelenen 10 kişiden 8’i rivayet etmiştir. Dolayısıyla da bu hadis, ﴿ مَنْ كَذَبَ عَلَىَّ ﴾ “Kim benim üzerime yalan söz söylerse…” hadisi paralelindedir.” (Suyûtî’nin sözü burada bitmektedir.)

(Derim ki:) ﴿ مَنْ كَذَبَ عَلَىَّ ﴾ “Kim benim üzerime yalan söz söylerse…” hadisi daha önce geçmişti. Bu hadisi, Cennetle müjdelenen 10 kişi rivayet etmişti. Ayrıca bu kişiler, bu hadisi de rivayet etmişlerdir.

Hafız İbn Hacer (ö. 852/1447) “Emâliyyul’l-Muhrace ala Muhtasarı İbni’l-Hâcib el-Aslî”de konu ile ilgili olarak şöyle der:

“Bu hadis, sahih ve mütevatirdir.”

* * *

-274 ﴿تَزَوُّجه صَلَّى اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - بِخَدِيجَة بِنْتِ خُوَيْلِد - وَسَوْدَة - وَعَائِشَة - وَأُمِّ سَلَمَة - وَحَفْصَة - وَزَيْنَب بنْتِ خُزَيْمَة - وَزَيْنَب بِنْتِ جَحْش - وَأُمِّ حَبِيبَة - وَجُوَيْرِيَة بِنْتِ الْحَارِثِ - وَصَفِيَّة بِنْتِ حُيَيّ - وَمَيْمُونَة بِنْتِ الْحَارِثِ﴾

“Hz. Peygamber (s.a.v)’in; Hatice bint. Huveylid, Sevde, Aişe, Ümmü Seleme, Hafsa, Zeyneb bint. Huzeyme, Zeyneb bint. Cahş, Ümmü Habîbe, Cüveyriye bintil’l-Hâris, Sâfiyye bint. Huyey, Meymûne binti’l-Hâris ile evlenmesi”[56] ile ilgili hadisler

İbn Rüşd (ö. 520/1126) “Câmiu’l-Mukaddimât”da, Hz. Peygamber (s.a.v)’in hanımlarını bu sıraya göre belirttikten sonra bu konuda gelen hadislerin, tevatür yoluyla nakledildiğini aynen şöyle anlatmaktadır:

“Bunlar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in hanımlarıdır. Bunlar hakkında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Bunlarla ilgili bilgi, tevatür nakille gelmiştir. Bunlar; 11 kadındır. Bunların altısı, Kureyş kabilesindendir. Bunlar; 1. Hatice, 2. Sevde, 3. Aişe, 4. Hafsa, 5. Ümmü Seleme, 6. Ümmü Habîbe’dir. Dördü ise, diğer Arap kabilelerindendir. Bunlar ise; 7. Zeyneb bint. Huzeyme, 8. Zeyneb bint. Cahş, 9. Cüveyriye bintul’l-Hâris, 10. Meymûne bintu’l-Hâris’dir. Biri de, İsrail oğullarındandır. O da, 11. Sâfiyye bint. Huyey’dir.

Hanımlarından ikisi,  Hz. Peygamber (s.a.v)’in sağlığında ölmüştür. Bunlar da; 1. Hatice, 2. Zeyneb bint. Huzeyme’dir. Daha önce adı geçen diğer 9 hanımı ise, Hz. Peygamber (s.a.v)’den sonra ölmüştür.”

Doğruyu en iyi bilen Allah’tır. 

* * *


 

[1]      “Mucize” kelimesi, sözlükte; “acz” kökünden türetilmiş bir kelime olup ac.z bırakan, güçsüz kılan, karşı konulmaz harika olay anlamlarına gelmektedir. Terim olarak ise; peygamberin elinde, peygamberlik davasında doğruluğunu ispat için Allah tarafından tabiat kanunlarına ay­kırı olarak  yaratılan harikulade olay olup başkaları tarafından bir benzeri getirilemez.

        Mucize; bütün yaratıkların, melek, cin ve insanların güçlerini aşmakta olup peygamberliği tasdik ve doğrulama mahiyetindedir.

        Mucizenin meydana gelmesi, aklen imkansız değildir. Aslında  her an insanın çevresinde mey­dana gelen  olaylar ve hayatın kendisi, mucizeler kümesidir.

        İki şey arasında sabit, değişmez bir nispet olarak kabul edilen tabiat kanunu bir tecrübe sonucu keşfedilir ve hüküm olarak ifade edilir. Bu hüküm, mutlak zaruri değildir. Çünkü aynı sebepler, daima aynı sonuçları vermez.

        Mucizenin temelinde üç temel unsur vardır:

        1. Kafirlerin yada müşriklerin istekte bulunması.

        2. Bu kimselere karşı meydan okumanın olması

        3. Müminlerin imanın artması

        Bazen kafirler, peygamberden mucize getirmesini isterler. Peygamber de, onlara karşı meydan okuma mahiyetinde Allah’ın izniyle mucize getirir. Örneğin, Semud kavmi, Hz. Salih (a.s)’dan; kayanın içinden dişi bir deve  getirmesini istemişlerdi. Hz. Salih (a.s)’da, peygamberliğinin bir kanıtı olma mahiyetinde, onların bu isteğini yerine getirmişti. Yine Mekkeli müşrikler de, Mekkî surelerin tam 25 yerinde açıkça Hz. Peygamber (s.a.v)’den mucize getirmesini istemişlerdi. Kur’an’ın, bu tür karşı çıkışlara karşı cevabı, susturcu ve geçersizleştirici idi.

        Bazen de kafirler, peygamberden mucize istemeseler bile, peygamber, peygamberliğinin bir kanıtı olarak onlara mucize yada mucizeler göstermişti. Örneğin, Hz. Musa (a.s)’ın, elini koy­nuna koymasıyla elinin beyazlaşması, asanın büyük bir yılana dönüşmesi ve diğer 9 mucizesi gibi.

        Bazen de Rabbanî yardım ve desteklemeyle müminlerin imanının artması ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in, peygamberliğini kanıtlama mahiyetinde bir çok mucize meydana getirmiştir. Bu tür mucizeler, hadislerde geçmektedir. Bu tür rivayetler, lafzi mütevatir olmayıp manevi mütevatirdir. İnakrı küfrü gerektirmez. Zaten bu tür mucizeler, inanç esasları içerisinde yer al­mamaktadır. 

[2]      Hz. Peygamber (s.a.v), Allah’tan vahiy alma ve bunu insanlara tebliğ etme görevi olduğu için Allah katında katında büyük bir makama ve yere sahip olduğu için Allah, onun, insanlar  hak­kında lehte ve aleyhte yaptığı duayı kabul etmekteydi. 

        Hz. Peygamber (s.a.v) bir şefkat ve rahmet peygamberi olması hasebiyle zalim, fasık, günahkar veya mazlum bütün ümmetine karşı şefkat duymaktaydı. Mekke’de iken Kabe’de namaz kılar­ken secdeye gittiğinde üzerine deve işkembesi konulmuş, Taif’e gittiğinde taşlanmış, Mekkeli müşrikler tarafından her türlü işkence ve eziyete maruz kalmasına rağmen onların aleyhine dua etmemişti. Çünkü onlara dua ettiği takdirde duasının kabul edilerek aleyhlerine tecelli edilece­ğini bilmekteydi. Bu nedenle de onlara beddua etmekten her zaman kaçınmıştı.

        Bir-i Maûne ve Ric’i vakasında Hz. Peygamber (s.a.v)’e ihanet edilip sahabelerinin şehid edil­mesi sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.v), bu olayı gerçekleştiren kimseler hakkında bir ay boyunca sabah namazı beddua etmişti. Bu bedduanın sonucunda,  olaya karışanlar çeşitli şekillerde öl­müştü.

        Ayrıca Hz. Peygamber (s.a.v) Enes’in mal ve çocuklarının çok olması için, Abdurrahman b. Avf’ın bereketli olması için, Abdullah ibn Abbâs’ın dinde anlayışlı olması ve tevili öğrenmesi için ve daha bir çok kimse için lehte dua etmişti. Bu dualar, zamanla gerçekleşmişti. 

[3]      Gayp: Duyu organlarıyla algılanamayan ve insanın deney ve gözlemlerine konu olmayan hususlardır. Bunlar ise; Allah, melekler, cinler, öldükten sonra dirilme, Cennet-Cehennem pey­gamberlerin ve kitapların gönderilişi gibi. Bu tür hususlar, fiziksel dünyada ancak Hz. Peygam­ber (s.a.v) ile ilahi kitap Kur’an’ın bildiğine güvenilerek inanılır.

        Ayrıca gelecek de, bizim için bir gayp durumundadır. Gelecekte nelerin olacağını ancak Allah bilir. Zaten gaybın anahtarıda, Allah’tadır. Yalnız Allah, Cin: 72/26-27’de geçtiği üzere gaybı dilediği peygambere de bildirmiştir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), Allah’tan kendisine gelen vahyi insanlara bildirmesinin yanı sıra birde Kur’an vahyi dışında  kendisine “vahyi gayri metluv” denilen bir vahiy çeşidi daha gelmekteydi. İşte Hz. Peygamber (s.a.v), bu vahiy çeşidi ile insanlara gelecekte olacak bazı olayları haber vermiştir. Örneğin, İran’ın ve Mısır’ın müslümanlar tarafından fethedilmesi, ümmetinin kendi içerisinde birbirlerini yok etmeye çalışmaları, Müslümanların zenginleşmesi, kıyametin küçük ve büyük alametleri, Hz. Fatıma’nın kısa bir zaman içinde kendisine kavuşması gibi.

[4]      Buhârî, İlim 25; Müslim, Küsuf 11 (905)

[5]      Hz. Peygamber (s.a.v)’in fiziksel yapısı, her görene onun, Allah’ın Resulü olduğuna ilişkin fikir veriyordu. Hatta Hz. Peygamber (s.a.v) ile karşılaşan kişi, güzellik açısından eşi bulunmayan bi­riyle karşılaştığını anlardı. Bu, öyle bir görüntüydü ki, ilk bakışta  insana güven verirdi. Onu gö­renler, bu gerçeği itirafta görüş birliği içindeydiler.

        Hz. Peygamber (s.a.v) orta boylu, nuranî yüzlü, başı iri, kirpikleri uzun ve siyah, ağzı geniş, dişleri beyaz ve seyrekti.

        Konu ile ilgili hadisler için b.k.z: Müslim, Fezâil 80 (2329), 83 (2331), 92 (2337), 109 (2344); Ebu Dâvud, Tereccül 9 (6); Tirmizî, Menâkib 16 (3639), 19 (3642); Müsned: 3/107, 200

[6]      Yani Hz. Ömer

[7]      Yani Hz. Ebu Bekr

[8]      Buhârî, Menakib 23; Müslim, Fezail 82, 113 (2347); Muvatta, Sıfatu'n-Nebi 1

[9]      Cesaret; kişinin, korku ve çekingenlik halinden uzak olarak değerli bir işe girme halini ifade eder. Cesaret sahibi kimse, tehlikeye ve riske girmekten korkmaz. Kişide, cesaretin oluşması, ki­şiyi; yürekli, atılgan ve yiğit bir hale getirir. Cesareti olmayan kimse; çekingen, korkak ve  ken­dine güveni olmaz. Cesaretli olmak, her babayiğidin harcı değildir. Herkes cesaretli olmayabilir. Cesaretli olan kişi; hem kendisine güven duyar ve hem de sıkıntılara karşı göğüs germesini iyi bilir.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in cesur oluşu; herkes tarafından bilinen bir husustur. Doğmadan önce babasını,  altı yaşında iken annesini, sekiz yaşında iken dedesini yitirmesine rağmen o, hiçbir zaman yılgınlık göstermemiştir. Sıkıntılara ve musibetlere karşı göğüs germesini bilmiştir. Pey­gamberliğini ilan ettiğin de, insanların çoğu, ona düşman kesilmiş; onun delirdiğini,  cinlendi­ğini, sihirbaz olduğunu ileri sürmekten geri durmamışlardır. Fakat o, Allah’a olan imanı saye­sinde bütün bu iftiralara ve yalanlara karşı mücadelesini sürdürmüştür. Mekke’de geçirdiği on üç yıl boyunca,  hep iftira ve karalamalara maruz kalmıştır. Yine de o, cesur olmayı hep sür­dürmüş ve davasından hiç taviz vermemiştir.

        Medine’de ise; münafıklara, Yahudilere diğer karşı gelenlere hep cesaretle hareket etmiş, bir çok savaşta geriye kaçmamış, yerini terk etmemiş, ölümle burun buruna kaldığı zamanlarda bile arkasına dönüp geriye kaçmamış, sahabilerini terk etmemiş, düşmanla karşılaşmaktan hiç çe­kinmemiştir.

        Huneyn savaşı sırasında İslam ordusu pusuya düşürüldüğünde, müslümanların çoğu, çil yavru­ları gibi Allah Resulunü yalnız bırakıp kaçtıklarında Resulullah (s.a.v), yerini terk etmemiştir. Çünkü kaçmak, Hz. Peygamber (s.a.v)’e yakışır bir tavır değildi. O, imanın tadını, şehadetin kokusunu, cihadın özünü, özellikle de peygamberlik misyonunun gerektirdiklerini çok iyi bili­yordu.

[10]     Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.v)’i, “üstün yaratılışlı” ve “en güzel örnek” olarak nitelemiş­tir. Onun üstün yaratılışına, fizyolojik özellikleri dahil olduğu gibi fizyonomik özellikleri de girer. Dolayısıyla da Hz. Peygamber (s.a.v), gerek dış görünüşü ve gerekse de iç alemi ve ahlakıyla en üst düzeydedir. Üstün yaratılışı, İslam’ın şahsında getirdiği üstün ahlak ilkeleriyle birleşince, benzersiz kişiliğini oluşturmuştur.

        Hz. Peygamber (s.a.v), insan olarak, son derece yumuşak huylu, ağırbaşlı, ciddi ve vakur idi. Şefkat, merhamet ve yumuşak kalplilikte eşsizdi. Çevresini oluşturanlara karşı güleryüzlü davra­nırdı. Ayırım yapmaksızın bütün akrabalarına ve bütün sahabilerine karşı gayet nazik davranırdı.

        Hz. Peygamber (s.a.v), bu güzel insani özelliklerinden dolayı peygamberlik görevini başarıyla sürdürmüş ve çevresindeki insanların çoğalmasını sağlamıştır. Hatta o sırada var olan zenginler ve köleler arasında oluşmuş sosyal tabakyla mücadele ederek müminlerin eşit ve kardeş olduk­larını belirtmekle, onlar arasında seçkin olmayan ve sınıfsız bir toplum oluşturmaya çalışmıştır.

        Hz. Peygamber (s.a.v), eğer sahabilerine karşı sert ve kaba davranmış olsaydı, elbette etrafında hiç kimse kalmazdı. Bunun aksine o, insanlara karşı şefkatli, merhametli ve yumuşak davran­mıştır.

        Kendisine karşı yapılan bütün eziyetlere, zulüm ve işkencelere karşı eşsiz bir sabır ve tahammül gücü göstermesinin yanında bu kötü davranışları yapanlara karşı kin tutmayıp affı yeğlemesi, onun ayrı bir insani özelliğidir.   

[11]     “Ahmer” (=kırmızılılar) ile kast edilen, Arap olmayanlardır. “Esved” (=siyahlar) ile kast edilen de, Araplardır. Yalnız “Ahmer” ile insanlar, “Esved” ile de cinlerin kastedilmiş olabileceği de ileri sürülmüştür. Aslında her iki manada doğrudur. Çünkü Tirmizî’de geçen bir rivayette; “Ben bütün mahlukata gönderildim” (Tirmizî, Siyer 5) ifadesi geçmektedir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), sadece Araplara değil bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. Bugün dünyanın dört bir yanında müslüman bulunuyorsa, bunun nedeni; Hz. Peygamber (s.a.v)’in risaletinin evrensel oluşunu göstermektedir.

        Kıyamet günü ümmeti en çok olan peygamberin, kendisi olması da, ona, inanan ve risaletini kabul edenin sadece Araplar değil bütün insanların olmasıdır.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’i risaletini belli bir toplulukla kısıtlamak, yüce Allah’ın indirmiş olduğu Kur’an-ı Kerim’i de kısıtlamak demektir. Halbuki Allah, Kur’an-ı, bir hidayet rehberi olarak göndermiş, onunla hidayete eren kim olursa olsun müslüman olur. 

[12]     Enbiyâ: 21/107

[13]     Bütün İslam alimleri, Hz. Peygamber (s.a.v)’in risaletinin evrensel oluşu ve bütün insanlara peygamber olarak gönderilmesi hususunda icma etmiştir.

[14]     Buhârî, Teyemmüm 3, Salât 56, Humus 8; Müslim, Mesâcid 3 (521); Nesâî, Gusl 26; Dârimî, Salât 111

[15]     Yüce Allah, Kur’an’da; Hz. Muhammed (s.a.v)’in, peygamberlerin sonuncusu (Ahzâ     b: 33/40) olduğunu belirtmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)’de bir çok hadiste,  peygamberlerin sonuncusu olduğunu ve kendisinden sonra bir peygamberin daha gelmeyeceğini bildirmektedir.

        Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayattayken Müsellemetü’l-Kezzâb, daha sonra başka yalancı peygamberler ve günümüzde ise İran’da “Bahailik”in kurucusu Mirza Ali Muhammed (ö. 1850), Hindistan’da “Kadıyanilik”in kurucusu Mirza Gulam Ahmed, Amerika’da Moon, Tür­kiye’de ise İskender el-Ekber sahte peygamberliğini ilan etmişlerdir.

        İskender el-Ekber, ilk önce kendisini “Mehdi” ardından da peygamberliğini ilan edip “Risâlet Nurları” adında bir de kitap indirildiğini iddia etmiştir. Kitabın kapağında yüce Allah’ın adı bu­lunması gerekirken “İskender el-Ekber’e aittir” ifadesi yer almaktadır. Baştan sona saçma sapan cümleler ve hezeyanlarla dolu olan bu kitapçık; “eğer insanlar sadık peygamberlerine tabi ol­mazlarsa, onları arkalarına takacak sahte peygamberlerin çıkacağı” gerçeğini açık-seçik ortaya koymaktadır. Eğer insanlar içerisinde şüphe bulunmayan Allah’ın vahyi Kur’an’a sarılmazlarsa, bu ümmetin içinden çıkıp kendi elleriyle yazdıkları sahte peygamberlerin kitaplarına uyar hale gelebilirler.

[16]     Buhârî, Menâkib 18, Tefsir sure-i İsrâ 5; Müslim, İman 327, Fezâil 22; Ebu Dâvud, Fiten 1; Tirmizî, Menâkib 8, Fiten 43, Kıyâmet 10; İbn Mâce, İkame 25; Dârimî, Mukaddime 3, 8; Müsned: 2/398, 412, 436, 3/79, 248, 4/81, 84, 127, 128, 5/278,

[17]     Ahzâ                b: 33/40

[18]     Bu ifade; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, diğer peygamberlere üstün kılındığını göstermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in, diğer peygamberlere üstün kılınması hususunda 60 kadar haslet çıkartıl­mıştır. Hadisler de, bu konu ile ilgili gelen bu çeşit rakamlar, kesin bir miktara değil de, öğren­meyi kolaylaştırmak için parça parça tebliğe delalet etmektedirç

[19]     Yüce Allah’ın bir lütfu ilahisi olarak; Hz. Peygamber (s.a.v)’e, bir aylık yürüme mesafesi uzakta bulunan düşmanlarının içine korku atılıp böylece düşman saldırılarının, sırf bu korku sebebiyle önlendiği ifad edilir.

[20]     Müslümanlar, yeryüzünün her tarafında secde yapabilir, namaz kılabilir. Önceki ümmetler, dünyanın her yerinde ibadet yapamıyorlardı. Sadece özel yerlerde ibadet edebiliyorlardı.

[21]     Önceki peygamberlerden bazısına, cihad etme ve ganimet alma izni verilmemişti. Bazısına da cihad etme izni verilmiş, fakat savaşta aldıkları ganimetleri kullanma izni yoktu.  

[22]     Burada kast edilen şefaat, büyük şefattır.

[23]     Diğer peygamberler, kendi kavimlerine yada bir kavme gönderildikleri halde, Hz. Peygamber (s.a.v) bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir.

[24]     “İsrâ” kelime olarak; geceleyin yürüme, gece yürüyüşü anlamına gelmektedir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), bir gece Kabe’nin avlusunda Hatîm kısmında yada Hıcr’da uyku ile uyanıklık arasında iken Cebrail gelip onun göğsünü yarıp kalbini imanla ve hikmetle dolu altın­dan bir kap içerisinde zemzemle yıkadıktan sonra Burak denilen bir hayvanı getirip Hz. Pey­gamber (s.a.v)’i ona bindirip Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürür. İşte ge­celeyin yapılan bu yürüyüşe, “İsrâ” denilir.

        İsrâ olayı, Kur’an’ın İsrâ: 17/1 ayetinde de geçmektedir. İsrâ olayı, hicretten 1 yada 1.5 yıl önce meydana gelmiştir.

        Mescid-i Aksa’dan Allah ile görüşmesine kadar geçen olaya ise, “Mirac” denilmektedir.

[25]     Burak; merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvandır. Resulullah (s.a.v), mi’rac gecesi bununla yolculuk yapmıştır.

[26]     Yüce Allah, Kur’an’ın; Bakara: 2/29, İsrâ: 17/44, Mü’minûn: 23/86, Fussilet: 41/12, Talâk: 65/12, Mülk: 67/3, Nûh: 71/15 ayetlerinde göğün yedi kat olduğundan bahsetmektedir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), Mirac yolculuğu sırasında göğün birinci katında Hz. Adem, ikinci ka­tında Hz. İsa ile Hz. Hz. Yahya, üçüncü katında Hz. Yûsuf, dördüncü katında Hz. İdrîs, beşinci katında Hz. Hârun, altıncı katında Hz. Mûsa, yedinci katında Hz. İbrahim’le görüşüp onlara se­lam vermiştir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), göğün her katında karşılaştığı peygamberin bedeniyle değil de, ruhuyla konuşmuştu. Çünkü bedenler, toprak altındadır. Ruhlar, bedenlerden ayrı yaşamaktadırlar. Bu durum, ikinci surun üfürülmesine kadar devam eder. İkinci sur üfürüldükten sonra ruhlar rekrar bedenlerine girip mahşer yerine doğru gider.

        İslam alimleri, bedenden ayrılan ruhların nerede oldukları konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüş­lerdir. Bunları kısaca derecelerine göre şöyle sıralayabiliriz:

        1. Peygamberlerin ruhları. Bunlar, bedenden çıktıktan sonra misk ve kâfura benzer bir şekilde Cennete gider ve orada kendileri için hazırlanmış olan nimetlerle nimetlenirler. Yalnız peygam­berlerin ruhlarının dereceleri birbirinden farklıdır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v), Mirac’ta pey­gamberlerin her birini ayrı bir makam (=sema)da rastlamıştı.

        2. Allah yolunda şehit olmuş olanların ruhları. Bunlar, Cennette yeşil kuşların kursaklarında Cennet nimetlerini yer ve rızıklanırlar.

        3. Müminlerin itaatkar olanların ruhları. Bunlar da, Cennette olup sadece makamlarına bakarak nimetlenirler.

        4. Müminlerden asi olanların ruhları. Bunlar, sema ve yer arasındadırlar.

        5. Kafirlerin ruhları. Bunlar ise, yedi kat yerin altındaki “siccîn”de siyah kuşların ağzında veya kursaklarında azabb olunmaktadırlar.

        Ruhun mahiyeti konusunda Allah ve Resulünden detaylı bir bilgi gelmemiştir. Bizim ruh hak­kında bildiklerimiz ise; onun cisme girdiği, ona canlılık verdiği, ruh sayesinde cisimde idrakin, tefekkürün, ilmin, irade ve ihtiyarın, sevgi ve nefretin ortaya çıkmasıdır ki, bu özellikler onu ci­simden ayırır. Bu sebeple de ölüm, insan için yok olmak değil, ruhun göç etmesidir.

[27]     Hz. Peygamber (s.a.v), Mirac dönüşünde semanın altıncı katında Hz. Musa (a.s)’a uğrayıp ona, yüce Allah’ın, kendi ümmetine hergün elli vakit namaz kılmayı farz kıldığını haber verdi. Hz. Musa (a.s), Hz. Peygamber (s.a.v)’e, Rabbine geri dönmesini ve bunu ümmetinden hafifletmesi gerektiğini belirtti. Çünkü yüce Allah, İsrailoğullarına iki vakit namazı farz kıldığı halde onlar bunu yapmamışlardı. Üstelik Hz. Musa (a.s), onlara en şiddetli muameleyi uyguladığı halde yine başarılı olamamıştı. İşte Hz. Musa (a.s), bu gerçeği gördüğünden ötürü Hz. Peygamber (s.a.v)’i, yüce Allah’a geri göndermeye çalıştı.

        Hz. Peygamber (s.a.v), namazı, beş vakite ininceye kadar Hz. Musa (a.s) ile Rabbi arasında gidip gelmeye devam etti. Fakat bundan sonra gitmeye razı olmadı. Böylece Hz. Peygamber (s.a.v)’in ümmetine “beş vakit namaz” farz kılındı.

        Daha önce müslümanlar, sabah-akşam olmak üzere günde iki defa namaz kılıyorlardı. Hicret­ten 1 yada 1.5 yıl önce meydana gelen İsrâ gecesinde beş vakit namaz müslümanlara farz kı­lınmış oldu.

        Kur’an’da, namazın, müminler üzerine düzenli ve belirli vakitlerde yazılı kesin bir farz olduğu belirtilmektedir (Nisâ: 4/103). Yine bu vakitler, Kur’an’ın, İsrâ: 17/78, Hûd: 11/114, Tâhâ: 20/130, Rûm: 30/17-18 gibi ayetlerinde öğle, ikindi, akşam, yatsı ve sabah olmak üzere beş va­kit olarak tayin edilmiştir. Özel sınırlarıyla sınırlanması ve nasıl kılınacakları da, Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından açıklanmış ve o zamandan beri yapılagelerek de müslümanlar  arasında ya­pılması zorunlu görevlerden biri olarak korunmuştur.

        Hz. Peygamber (s.a.v) ile Hz. Musa (a.s) arasında geçen bu görüşme ile ilgili rivayetler için b.k.z: Buhârî; Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43, Menâkibu’l-Ensâr 42; Müslim, İman 264 (164); Tirmizî, Tefsiru sure-i İnşirâh (3343); Nesâî, Salât 1 

[28]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in göğsünün yarılması olayı, üç defa meydana gelmiştir. Fakat Hz. Pey­gamber (s.a.v)’in, İsrâ gecesi göğsünün yarılması olayı, çeşitli rivayetlerle  desteklenmektedir.

        Hemen belirtelim ki, Hz. Peygamber (s.a.v), çocuk iken süt annesi Halime’nin yanında mey­dana gelen göğsün yarılması olayı ile bu yarılma olayı, aynı  değildir. Çocukken göğsünün ya­rılması olayında bir kan pıhtısının çıkarılıp bunun, şeytanın Hz. Peygamber (s.a.v)’deki nasibi dendiği rivayette geçmektedir. Bu ameliyat sayesinde Hz. Peygamber (s.a.v)’in, şeytandan ko­runmuş olarak en mükemmel ahval üzere çocukluğunu geçirdiği söylenmiştir.

        İkinci göğüs yarılma olayı ise; Hıra mağarasında peygamberliğin geldiği sırada geçirerek vahyi, temizlik halinin en mükemmeline sahip sağlam bir kalple karşılaması sağlanmıştır.

        Üçüncü göğüs yarılma olayı ise; İsrâ gecesinde meydana gelmiştir. Böylece Mirac sırasında yapacağı münacat ve ilahi görüşmeye hazırlık sağlanmıştır.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in İsrâ gecesi göğsü yarılıp kalbi çıkartılmış, içerisi iman ve hikmetle dolu altından bir kap içerisinde imanla doldurulup tekrar yerine konmuştur.  

[29]     Buhârî, Bed’ü’l-Halk 6, Enbiyâ 22, 43, Menâkibu’l-Ensâr 42; Müslim, İmân 264 (164); Tirmizî, Tefsiru sure-i İnşirâh (3343); Nesâî, Salât 1

[30]     Buhârî, Salât 1; Müslim, İmân 263 (163)

[31]     Müslim, İmân 259 (162)

[32]     Keşf, Tasavvuf’ta; akıl ve duyularla ulaşılamıyan bazı bilgileri kalb gözüyle görmeyi, sezgi aracılı­ğıyla kavramayı ifade eder. Mükaşafe, müşahade ve ilham da, aynı anlamı belirtir. Keşf yoluyla ulaşılan bilgiye; marifet, irfan, ilm-i mükaşafe, ilm-i batın, ilm-i ledünni, ilm-i Vehbi, mevhibe-i ilahiye, eltaf-ı rabbaniye gibi adlar verilir. 

[33]     İsrâ (=gece yürüyüşü) ifadesiyle; yüce Allah’ın, Hz. Peygamber (s.a.v)’e Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya kadar lutfettiği yolculuk kast edilir.

        Mirac ifadesiyle ise; bu yolculuğun ardından Hz. Peygamber (s.a.v)’in gökleri aşıp  Sidretü’l-Münteha sınırına kadar ve daha ötesine ulaşan yolculuk anlamında kullanılır.

        İsrâ olayı, Mekke’den Kudüs’e kadar olan kısmı, İsrâ: 17/1 ayetiyle açıkça ifade edildiği için bu safhayı inkar eden kimse kafir olur.

        Mirac ile ilgili meseleler, hernekadar  Necm: 53/1-17 ayetlerinde temas edilmişse de konu daha çok hadislerle açığa kavuşturulmuştur.

        İsrâ olayı, hicretten 1 yada 1.5 yıl önce meydana gelmiştir. Bu olayın tamamı, bir gece içeri­sinde gerçekleşmiştir.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in semaya çıkmadan önce Mescid-i Aksa’ya götürülmesindeki bir hikmet ise; risaletin gerçek olduğunu Mekke’li müşriklere ispatlamaktır. Çünkü Mirac’a, Mekke’den gitmiş olsaydı, risaleti inkar eden müşriklere bu olayı açıklama zorlaşacaktı. Nitekim Hz. Pey­gamber (s.a.v), Mescid-i Aksa’ya geceleyin götürüldüğünü söyleyince, ona, Mescid-i Aksa ile il­gili bilgiler vermesini istediler. Çünkü onlar, Mescid-i Aksa’yı gördükleri için anlatacağı şeyleri ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in daha önce orayı görmediğini biliyorlardı. Hz. Peygamber (s.a.v), yolculuk sırasında başından geçenleri anlatınca, bir gece de yaptığı yolculuk doğrulanmış oldu. Hal böyle olunca, Hz. Peygamber (s.a.v)’in risaleti gerçekleşmesiyle meydan okunmuş oldu.  

[34]     Mescid-i Nebevi’de cemaatın artmasıyla arkada kalanlar, Hz. Peygamber (s.a.v)’in konuşmala­rını yeterince işitemezler. Bunun üzerine hutbelerin yüksekçe bir yerden verilmesi zaruret  ha­line gelir ve bir minber inşa edilir. Hz. Peygamber (s.a.v) minberin inşasından sonra, daha önce hutbe sırasında dayandığı hurma kütüğünü terk ederek minberin üzerinde hutbe vermeye baş­lar. Kütük, bu ayrılığın etkisiyle inler ve  deve gibi ses çıkarır. Hatta çocuk gibi bağırdığı bile ifade edilir. Bu olay, mescitte çok sayıda kimsenin huzurunda meydana geldiği için bir çok sahabi tarafından rivayet edilmiştir.

        Bu minber, hicretin 8. yada 9. yılında yapılmıştır. İslam’da yapılan ilk minber, budur. 

[35]     Rivayetlere göre; müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.v)’den bir mucize istemişler, Hz. Peygamber (s.a.v)’de onlara ayın yarılması mucizesini göstermiştir.

        Bu yarılma esnasında ay, şimşek çakar gibi hızla iki defa ayrılıp kapanmıştır. Bu sırada Ebu Kubeys dağı, ikiye ayrılan ayın arasından görülmüştür.

        Buhârî, bu olayın, Hz. Ömer’in müslüman olması ile Habeşistan’a hicret etme arasında meydana geldiğini belirtir.

        Alûsî’de, bu olayın, hicretten 5 yıl önce Habeşistan’a yapılan ikinci hicretten sonra müslümanların maruz kaldığı vadi ablukası sırasında meydana geldiğini kesin bir dille ifade eder.

        Bir çok alim, bu konuda gelen hadislerin yanı sıra Kamer: 54/1’de geçen “ay yarıldı” ifadesini de ve ayrıca Kamer: 54/1-9 ayetlerini bir bütün olarak şeklinde alarak 9. ayette geçen Nuh’un  yalanlanması gibi Hz. Peygamber (s.a.v)’in de bu mucizeyle müşrikler tarafından yalanlandığını görüşlerine delil olarak getirmişlerdir.

        Bazı alimler de, ayette geçen “yarıldı” kelimesini, “yarılacak” şeklinde yorumlayarak ayın, Kıyametin kopması sırasında yarılacağını belirtmişlerdir.        

[36]     Buhârî, Menâkib 27, Menâkibu’l-Ensar 36, Tefsiru sure-i Kamer 36; Müslim, Münâfikûn 44 (2800); Tirmizî, Tefsiru sure-i Kamer1 (3281, 3283)

[37]     Enes ile Abdullah ibn Mes’ud’dan gelen rivayette; Hz. Peygamber (s.a.v) zamanında  ayın iki defa yarıldığına dair “merreteyn” (=iki defa) ifadesi geçmektedir. (B.k.z: Hâkim, Müstedrek, 2/471; Alûsî, Tefsirü’l-Meânî, 27/75)

        Hafız Ebu’l-Fadl el-Irâkî, bu rivayetlerde geçen lafzi ifadeye dayanarak yarılmanın iki defa meydana geldiği hususunda icma, nass ve semaî tevatürün olduğunu ileri sürmüştür.

        Halbuki “merreteyn” lafzından; bazı kere fiiller ve bazı kere de eşyanın kendisi kast edilir. Burada ayın iki defa yarıldığını değil de, “şıkkayn” (=iki yarım) yada “fırkateyn” (=iki parça) şeklinde yarıldığı anlamında kullanılmıştır. Bunu bilmeyenler, yarılmayı, ik ayrı zamanda iki defa gerçekleştiğini zannetmişlerdir.

        Bununla birlikte “merreteyn” ifadesinin; görmekle alakalı olması da uygundur. Buna göre anlam, ikiye yarılma olmayıp iki kere bakıp şüphesiz olarak ayın yarılmasını görme demektir.

[38]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in parmaklarından su akıtması ile ilgili bir çok rivayet vardır. Hz. Peygamber (s.a.v)’in parmaklarından su akıttığına dair olayı, içlerinde; Enes, Câbir, Abdullah ibn Mes’ud’un da bulunduğu bir grup sahabi rivayet etmiştir. 

[39]     Hendek savaşı, h.6/m.627’de, Kureşliler ile Müslümanlar arasında Medine önlerinde yapılmıştır.

[40]     Buvat gazvesi, h.2/m.623’de Hz. Peygamber (s.a.v), 200 kadar sahabiyle bir Kureyş kervanının önünü kesmek için yapılmıştı.

[41]     Hz. Peygamber (s.a.v), h. 6/m.628’de umre niyetiyle Medine’den, Ensar’dan ve Muhacir’den 1400’ü aşan bir kalabalıkla Mekke’ye doğru ilerledi. Fakat bazı Mekke’li müşrikler, bu ilerlemenin önüne geçip umrenin bir yıl sonra yapılması  teklifinde bulunmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v)’de, bu teklifi kabul etmişti. Olay, bu yolculuk sırasında meydana gelmişti. 

[42]     Tebük gazvesi, h.9 yılın Recep ayı içerisinde Rumların liderliğinde Hıristiyan-Arap kabilelerinden oluşmuş bir topluluğa karşı Hz. Peygamber (s.a.v), sahabileriyle birlikte Tebük denilen yere vardığında bu ordunun dağılmış olduğunu öğrenmiş, savaş olmadan Medine’ye dönmüştü. Olay ise, bu sefer sırasında meydana gelmişti.

[43]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in bereketiyle az şeyin çoğalması ile ilgili olaylar, çeşitli zamanlarda ve değişik yerlerde meydana gelmiştir.

                Bu olayı gören sahabiler, rivayet etmek suretiyle olaya tanıklık  ettiklerini göstermektedir.

                Hz. Peygamber (s.a.v), bazen az miktardaki bir suya dokunmak suretiyle suyun çoğalmasını sağlamış, sahabiler de bu sudan, hem içmişler ve hem de abdest almışlar, bazen de az miktardaki yemeğe dokunmak yada dua etmek suretiyle yemek çoğalmış ve herkes karnı doyuncaya kadar o yemekten yemişler. Örneğin, Hendek savaşı sırasında 1000 kişiyi, bir küçük ölçek arpa ve bir keçi yavrusuyla doyurmuş, bir sefer sırasında aç kalan Müslümanlar yanlarından bir avuç dolusu kadar  hurmayı getirip bir serginin üzerine koymuşlar, herkes kaplarını getirip doldurmasına rağmen sergi üzerindeki hurmadan hiç azalma olmamıştır. Bu tür olayların meydana geldiği sırada Hz. Peygamber (s.a.v)’in yanında pek çok sahabi olup bu olayları bizzat görmüşlerdir.

[44]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in duası ve bereketiyle yemeğin çoğalması ile ilgili olay, çeşitli zamanlarda ve değişik yerlerde meydana gelmiştir. Bu, Allah’ın, Hz. Peygamber (s.a.v)’e bir ilahî lütfu ve desteğidir.

[45]     Câbir Hadisi, Müslim, Fezâil 9 (2281); Ebu Talha Hadisi, Buhârî, Meğazi 29, Müslim, Eşribe (2039); Abdurrahman b. Ebi Bekr Hadisi, Buhârî, İkramu’d-Dayf (2056); Enes Hadisi, Müslim, Nikah (91, 94); Ebu Hureyre Hadisi, Tirmizî, Menakib (3638); Ebu Eyyûb Hadisi, Beyhakî ile Taberânî’de; Ali Hadisi, İmam Ahmed’in “Müsned”i ile Beyhakî’de geçmektedir. 

[46]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in ağaçla konuşması ve ağacı çağırdığında yerinden kalkarak onun yanına gelmesi ile ilgili haberler; Tirmizî, Müslim, İbn Sa’d, Ebu Ya’lâ, Bezzâr, Beyhakî, Ebu Nuaym gibi alimlerin kitaplarında geçmektedir.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in ağaçla konuşması ve ağacı çağırdığında yerinden kalkarak onun yanına gelmesi mevcuttur. Bu olay, genelde, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Mekke’deki hayatı sırasında meydana gelmiştir. Olayın, Medine’de de gerçekleştiğine dair rivayetler vardır.

        Bu tür olaylarda; ağaç, ya Hz. Peygamber (s.a.v)’in yanına gelmek suretiyle yada bulunduğu yerden onun peygamberliğine tanıklık etmekteydi.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in ağaçla konuşması, bir meydana okuma şeklinde değildir.

[47] Hz. Peygamber (s.a.v), ne peygamberliği ve ne de devlet başkanlığı karşılığında herhangi bir maaş almamaktaydı. Kur’an-ı Kerim’de O’nun, vazifesi karşılığında ücret istemediğine ve bir karşılık almadığına dair pek çok ayet bulunmaktadır (Yûsuf: 12/104, Sebe’: 34/47, Şurâ: 42/23, Sâd: 38/86, Tûr: 52/40, Kalem: 68/46).

        Gerek mecburi vergilerden ve gerekse de fakirlere verilmesi gereken nafile sadakalar ile zekatlardan Hz. Peygamber (s.a.v), hiçbir şekilde faydalanmamakta, sadece hediye kabul etmemekteydi. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v), kendisini; toplanan vergilerin sahibi değil, ancak onları, devlet ve halk adına koruyan bir haznedar veya gerekli yerlere harcayan yada dağıtan bir dağıtıcı durumundaydı.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in akrabaları ve yakınları, zekat gelirlerinden faydalanmak için çeşitli zamanlarda O’na baş vurdularsa da her defasında Resulullah (s.a.v), onlara; zekat ve nafile sadakanın, hem kendisine ve hem de yakınlarına verilemeyeceğini belirtmiştir.

        Hz. Peygamber (s.a.v), kalabalık bir ailesi bulunduğu için yeme, içme ve giyim masrafları, aile bütçesinde gider hanesinin en önemli kısmını teşkil etmekteydi. Geliri şunlardı: 1. Ganimet gelirleri, 2. Araziler, 3. Çevresindekiler ile devlet başkanlarından gelen hediyeler, 4. Hayvancılık, 5. Ticaret

        Bazen gelirleri, gelirinden daha fazla olabilmekteydi. Böyle bir durumda hem kendi ive hem de ailesi, zor durumda kalabilmekteydi. Kendisi, bu tür zorluklara dayanabilse bile ailesi dayanamayabiliyordu.  Örneğin, hicretin 9. yılında Hz. Peygamber (s.a.v)’in hanımları, O’ndan; daha iyi bir yaşam ve hayat seviyesi istemeleri üzerine Ahzâb: 33/28-29 ayetleri indi. Bu ayetler karşısında, lüks bir hayat istemekten vazgeçtiler.

        Aslında Hz. Peygamber (s.a.v), o zamanın şartlarına ve hayat standardına göre hanımlarına sıkıntılı bir hayat yaşatmıyordu. O, peygamber olması hasebiyle hem kendisi ve hem de ailesini, sade bir hayat sürdürmeye ve şahsi gelirinin fazlasını Ashab-ı Suffa ve yoksul kimselere dağıtmaya çalışıyordu. Ashabını, kendisinden çok düşünmekteydi. Kendisi, sıkıntılı yaşamaya razı oluyor, fakat sahabilerinin sıkıntılar yaşamasına razı olmuyordu. Bu nedenle de bazı zamanlar, karnına taş bağlıyarak vaktini geçiriyordu.

[48]     161 nolu hadis.

[49]     İbadet; Allah ile kurulan tabiatüstü ilişkinin görünür varlığı, belli sözler, jestler ve davranışalr sistemi şeklindeki tezahürüdür. Dolayısıyla ibadet, Allah’a olan inancı ve bağlılığı simgeleyen bütün davranışlar kategorisine girmektedir.

        Genel olarak, ibadet; Allah’ın rızasına kavuşmak için yapılan dinî davranış ve uygulamaları ifade eder. İbadet, bir “itaat” davranışıdır. Allah’a bağlılığın şuuruna ulaşmış insanın, bunun sonucuna içtenlikle, şükran ve minnettarlık duyguları içerisinde katılamasını simgeler.

        İnanan insanın, Allah’a olan bağlılığını ifade etmesi, buna uygun düşen kalıplşamış hareket ve davranış sistemlerini de gerekli kılmaktadır.

        Din, bu sistemleri, bizzat düzenlemekle, ferdin tapınma isteğine yön gösteren model davranış şekli ve uygulama biçimleri oluşturmuş olmaktadır. Böylece her ibadet için öngörülmüş bulunan, değişmez asli unsurlardan oluşmuş bir şekil ve kalıp söz konusudur. Demek ki, ibadette, şekil ve mana unsurlarıyla bütünleşmiş, normal gündelik şuuru köklü değişime zorlayan bir yapı özelliği vardır.

        İbadetler; insanın, Allah’la, kendi kendisyle, diğer insan ve yaratıklarla ilişkisini düzenleyici bir sistem olarak anlam kazanır. Gelişme ve olgunlaşmanın yolu, faaliyette bulunmaktır. Her ibadet; bir eylem, bir hareket ve bir etkinliktir. İbadetlerin her biri, kişiliğin belli yönlerinin gelişip olgunlaşmasını hedef alan ve biri diğerini tamamlayan tam bir “eğitim” programı niteliğindedir. İbadetler vasıtasıyla gerçekleştirilen iç dfisiplin, insanî arzular üzerine kurulan denetim ve sıra düzeni, dikkatin yoğunlaşması ve kendine hakimiyetin artması sonucu otomasyondan uzaklaşma, mücadele, katlanma ve dayanma gücünün artışı, kötü eğilim ve alışkanlıklardan uzaklaşma gibi davranış özellikleri, ruh sağlığının önemli şartları arasında yer alırlar. Ruhi dengelilik ve kişilik bütünleşmesi, bu davranış özelliklerinin yerleşmesi ölçüsünde gelişip tamamlar.

        İşte Hz. Peygamber (s.a.v)’de, Yüce Rabbine sürekli ibadet etmeye devam etmesi; Rabbinin nimetlerine karşı bir şükran ve kendisinden sonra gelenler için bir örnek model oluşturma içindir. Bu sebeple de her türlü şartlar altında ölünceye kadar Rabbine ibadet etmeye devam etmiştir. Bu konuda daha geniş bilgi için b.k.z: Doç. Dr. Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 233-249  

[50]     Devenin, sahibini, Hz. Peygamber (s.a.v)’e şikayet etmesi ile ilgili olay; Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Hissî Mucizelerinden kabul edilmektedir. Ayrıca bu olay, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Allah’ın peygamberi olduğuna delil olarak da gösterilmektedir.   

[51]     Müsned: 3/158; Bezzâr, Keşfu’l-Estâr, 3/51

[52]     Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 9/5

[53]     Müsned: 4/171, 172

[54]     Müsned: 1/204

[55]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in ölümü üzerine Hz. Fatıma ile Hz. Abbâs, halife Hz. Ebu Bekr’in yanına gelip fey malından olan; Medine, Fedek ve Hayber’de Resulullah (s.a.v)’in hissesine düşen payı kendilerine miras olarak verilmesini isterler. Hz. Ebu Bekr, onlara, yukarıda geçen hadisi söyler ve isteklerini geri çevirir.

        “Fatıma, Ebu Bekr ile konuşmadı” şeklindeki ifadeyi, “Fatıma, bu mesele üzerine bir daha iddia da bulunmadı, (konuyu) gündeme getirmedi” manasında anlamak daha iyi olur. Çünkü Hz. Fatıma’nın, bu meseleden dolayı Hz. Ebu Bekr ile konuşmadığına dair bir rivayet yoktur.

        Ayrıca Hz. Fatıma ile Hz. Abbâs’ın, bu hadisi duymamış olmaları ihtimali büyüktür. Çünkü Hz. Ali, halife olduğunda bile bu arazilerin statüsünde bir değişiklik yapmamıştır.

[56]     Hz. Peygamber (s.a.v)’in çok evlenmesinin hikmetlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

        1. Eğitim-öğretim açısından hikmeti: Dinî konularda erkekler nasıl mükellefse kadınlarda öyle mükelleftir. Müslüman kadınlar; hayıs, nifas, gusl gibi kadınlık ve evlilik hallerini Hz. Peygamber (s.a.v)’e sormaktan genelde çekinirlerdi. Bu konulardan bahsedilmesinden de rahatsız olurlardı. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v), Müslüman kadınlara öğretmen yetiştirmek amacıyla çok evlenmişti. Zaten bu konularla ilgili hadislerin çoğu da, hanımlarından gelmiştir. 

        2.  Teşriî hikmet: Hz. Peygamber (s.a.v), bazı çirkin cahiliyye adetlerini yürürlükten kaldırmayla kendini göstemektedir. Örneğin, Araplar, evlat edinirler, kendi çocukları gibi onlara da öyle davranırlar ve onların hanımlarıyla evlenmezlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v) ise, böyle bir uygulamayı kaldırmak için Zeyd b. Hârise’nin hanımıyla evlenmişti.

        3.  Toplumsal hikmeti: Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Ebu Bekr’in kızı Aişe, Ömer’in kızı Hafsa ve diğer Kureyşli kadınlarla evlenmesi suretiyle Kureyş aileleri arasında sağlam bir bağ kurulmuş, kalpler tek vücut olmuş ve İslam daveti etrafında birleşmişlerdir.

        4.   Siyasî hikmet: Hz. Peygamber (s.a.v), bir kabileden yada topluluktan bir kadınla evlendiğinde o kadının akrabaları ile çevresiyle bir yakınlık kurulmuş olur. Böylece İslam davetini onlara daha iyi anlatma imakanı bulmuş olur.

        Hz. Peygamber (s.a.v)’in dörtten fazla evlenmesi, kendine özgü bir durumdur.



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
158 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın