• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/ali.gulhan.58
  • https://plus.google.com/105781278635982310194/posts
  • https://www.twitter.com/ali69gulhan
ali gulhan

Ömer İbn-i Hattab’ın Hilâfeti

Ömer İbn-i Hattab’ın Hilâfeti

 

O, «Emîrü'l-Mü'minîn» Ömer ibnü'l-Hattâb'dır. Resûlullah (s.a. v.) da, EL-FARUK lâkabını vermiştir. Çünkü o, Hakk ile bâtılı ayır­mıştı. Sıddık (r.a.)'ın vefat günü kendisine bey'at ed'ldi ve ferdi ha­yatındaki kişiliğini direnci ve mücadelesini hilâfetinde de gösterdi. Allah onunla îslâmın sânını yaydı, yüceltti.

tik icraatı olarak, Halid bin Velid'i cebhe komutanlığından alıp, Ebû Ubeyde'yi tâyinini görüyoruz.

Kudüs'ün fethinde bulundu. Orada on gün kadar kaldı. Medine'­ye dönerken Halld'i de yanında getirdi. Halid kendisine, uygulama­sından ötürü sitem ettiğinde; «Halid, benim için sen değerlisin. Ve ke­sinlikle sevgim var sana» dedi. Bölgeye ve cebhelere de yazı gönder­di. Durumu açıkladı: «Ben Halid'i, yanlışı veya bir suçundan ötürü vazifeden almadım. Çok şiddetli olması savaştaki çetini'ği ve ace­leciliği nedeniyle halka acıdığımdan aldım[15]». Zaten Halid, Ömer (r. a)'in halasının (teyzesinin) oğlu idi. Onun hilâfeti döneminde Hu-mus'ta vefat etti.

Şam, kılıçla sulh arası bir tarzda fethedildi. Ba'lbek ve Humus sulh ile, Basra ile Ebelle savaşla fethedildi. Bu olayların hepsi Hicrî 14. senedeydi. Yine aynı yıl Hz. Ömer, yirmi rik'at teravihte ittifa­kı sağladı ve cemaatla kıldırdı.

Hicri 15. senede Ürdün baştan başa savaşla elde edilirken sadeca Taberiye barışla teslim oldu. Kadisiye ve Yermuk savaşları da. bu başarıldı. îbn-i. Cerir, Tarihinde şöyle diyor:

Bu yıl, Sa'd Kûfe'yi kurdu. Ömer bu yıl birçok kurumlar ve ödev­ler ihdas etti. Divanlar topladı, (kararlar aldı).

İslam'a hizmeti geçenleri mükâfatlandırdı[16]. Onaltıncı senede Ahvaz ve Medain fethedildi. Sa'd orada Kisrâ'nın eyvanında Cuma namazı kıldırdı. Irak'ta ilk kılınan cuma idi bu.

Hz. Ömer, aralarında Hz. Ali'nin de bulunduğu bir kurulda Rum ve Farslara karşı açılan savaşlara katılmak istediğini açtı. Hz. Ali'­nin bu konudaki görüşü şöyleydi:

«Bu işte azlık veya çokluğun, zafer veya yenilgiye etkisi önem­sizdir. Bu Allah'ın ortaya koyduğu d:n (dünya görüşü) dür- Ordula­rını hazırlamış, uzanabileceği noktaya ulaştırmış, istediği yerde boy göstermiştir... Emirlik makamı ise incilerin dizildiği ipliğe benzer ki, o koptu mu bütün inciler dağılıp gider, ikinci bir kişi de o asaletle toplayıp yerine dizemez... O halde sen, merkez ol, Arap senin çev­rende halkalansın. Ama onları savaşın ateş hattına sürerken "de ortalarında olman gerekmez. Çünkü sen bu topraklardan ayrıldı­ğında, bütün bölgelerden sökün eden Araplar çevrende toplanabilir ama arkada bırakacağın namus ve mukaddesat, varacağın yerde el­de edeceğinden daha önemlidir!..[17]

Calûlâ olayı da bu sene oldu: Yezdicerd yenildi. Kisrâ Rey'e kaç­tı... Tikrıt de fethedildi. Ömer Kudüs'e kadar gitti ve fethetti. Meş­hur Câbiye hutbesini de orada verdi. Yine aynı yılda. Kinnisrîn sa­vaşla; Haleb, Antakya ve Menbec barış yoluyla fethedildi. Bu yılın Rebiül-evvelinde de; Hz. Ali ile yapılan toplantıda Hicrî Tarih ku­ruldu.

Onyedinci seneye girince, Mescid-i Nebevi genişletildi. (Bu Ri-mâde senesiydi). Ömer (r.a.) istiskaya çıktı. Abbas (r.a.î'ı vesile edin­di[18]. Aynı zamanda Resûlullah'm hırkasını da giyinmişti.. Bunu ve kıtlık olayını îbn Sa'd naklediyor. Aynı yıl Ahvaz da barışla fetholunr muştu[19].

Umvas Taun Olayı: Onsekizinci senede Suriye'de Taun hastalı­ğı başgösterdi. Birçok müslüman savaşçı buna tutuldu. Olay du­yulduğu sırada Hz. Ömer ikinci kez Şam yolundaydı. Sahabeyle is­tişarede bulunduysa da, karara varılamadı. Tam o sırada Abdurrah-man bin Avf Cr.a.) Resûlullah (s.a.v.)'dan şu haberi nakletti: «Bir beldede veba salgını duyarsanız, bilerek oraya gitmeyin. Yine bulun­duğunuz yerde çıkarsa, ondan kaçmak maksadıyla oradan çıkma­yın..» Bunun üzerine Ömer yanındakilerle birlikte Medine'ye döndü.

On dokuzuncu senede -Kaysariye- kılıçla fethedildi. Yirminci se­nede ise Mısır aynı şekilde fethedilmiş oldu. İskenderiye  hariç bütün Mısır'ın barışla ele geçtiği de nakledilir. Mağrib (Fas) de bu yılda savaşla alındı.

Aynı yıl Bizans imparatoru îKayzer) öldü.

Yine bu yılda Ömer, Necran ve Hayber'den yahudileri sürdü. Yirmibirinci sene Nihâvend ve İskenderiyye fethedildi. Bundan sonra da artık Farslann topluluğu kalmadı.

Azerbaycan yirmi ikinci senede fethedilirken, Hemedan ve Diy-nor da silâh zoruyla alındı. Trablusgarp ve Rey de bu yıl alındı. Fars âleminin kalanı ise yirmi üçüncü senede fethedildi. Yirmiüçüncü yılda-, Kirman, İsfahan ve çevresiyle Fars ülkesinin kalan kısmı da fethedildi. Yıl sonu da, Ömer (r.a.) Hacc yaptı. Said bin Müseyyeb di­yor ki; Ömer, Mina'dan yürüyüp, Ebtahda devesini çökertti. Sırtüstü yatıp ellerini açtı: «Yâ Rabbi, yaşım ilerledi, gücüm azaldı, tebaam çok genişledi. Artık kayba uğramak veya aşırı gitmek olmaksızın, beni kendine al» diye dua etti. Nitekim Zilhicce çıkntadan da katledil­di[20]». Buhârî'de, Eslem'den Ömer (r.a.)'in şöyle duâ ettiğini tahrîc et­miştir: «Yâ Rabbi bana yakında şehadet nasib et. Ölümümü de Re­sulünün şehrinde kıl..» [21]

 

Hz. Ömer'in Öldürülmesi:

 

Gerçekten de Ömer Ebû Lü'lü' lakabıyla anılan Abdül-Muğiyre adlı Mecusi köle eliyle öldürüldü. Bu kişinin, halife'yi öldürmeye kalkması hakkında ise, onun gelip kendisinden alınan haracın ağır­lığından şikâyeti ve Ömer (r.a,)'in de; «Haracın ağır değil» demesi üzerine kinlenip dönmesi olduğu anlatılır.

Ebû Lü'lü' gönlüne, Halife'yi öldürme plânım yerleştirdi ve «her­kese gösterdiği adaletini benden esirgiyor» diye mırıldandı. Bir han­çer alıp biledi ve zehirledi... Bu herif gerçekten çok meharetli ve birçok san'atı beceren bir kişiydi... Mescidin bir köşesine saklandı. Halife, âdeti üzere sabah namazına çıkarken, ona saldırıp bıçakladı Üç bıçak darbesi üstüne Ömer (r.a.) düştü. Adam yaklaşan herkesi bıçaklamaya kalktı. Biri onun başına bir aba atıp yakaladı. Yaka­landığını anlayınca da bıçağını kendisine saplayarak intihar etti[22].

Emlrül-Mü'minîn'in öldürülme olayına dair nakiller bu kadar. Ve tabii bunun arkasında geniş bir hıyanet plânı vardır. Allah bilir ya, bu bir kişinin kızgınhğıyla girişilecek işe benzemez. Böyle büyük bir suçun ardında, yahudi, mecusî ve zındık taifelerinin parmağının ol­duğu acıktır.

Ömer (r.a.)'e, katilin Ebû Lü'îü' olduğu haber verilince; Allah'a hamd olsun ki; benim ölümümü müslüman sıfatlı biri eliyle dilemedi, dedi. Oğlu Abdullah'a emretti. O da bakıp borçlarım hesab etti: 86 bin dirhem çıktı. «Bunu Ömer ailesinin malından ödeyin. Yetmezse, Benî Adiy'den isteyin, o da yetmezse, Kureyş'ten yardım taleb edin» dedi. Sonra da Hz. Âişe'ye adam gönderip, kendisinin de iki dostun (Resûlullah ve Ebû Bekir) yanına gömülmesi için izin istedi. Hz. Âi-şe ise; «Ben de bunu düşünmüştüm. Bugünden itibaren de oradan sahipliğimi ona devrettim» dedi. Ömer bu habere de çok sevindi ve Allah (c.c.)'a hamdetti. [23]

 

Ömer'in Şûrası Ve Birini Halife Seçtirmesi:

 

Bazı sahabeler, kimi lâyık görüyorsan, yerine onu tâyin et, dedi. O da altı kişilik b:r hey'et seçip, işi onlara havale etti: Osman bin Affân, Ali bin Ebî Tâlib, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Sa'd bin Ebi Vakkas ve Abdurrahman ibni Avf (r.a.) Bunlardan bi­rini tâyin etmeyi uygun görmedi: «Ölü iken de diri iken de onların sorumluluğunu yüklenemem» dedi. Allah size hayır dilerse, Nebiniz (s.a.v.)'den sonra aranızı bulup en hayırlınızda ittifak ettirdiği gibi, sizi biri etrafında toplar.

îşte böylece, sahabeden bir grup oluşturma işi, ilk kez Ömer Cr. a.) tarafından yapıldı. Buna «Ehl-i Şûra» dendi. Hilâfet işi bunlara havale edildi. Bu hey'et yönetimin en üst düzey konseyi durumunday­dı. Ayrıca Ömer bunlara oğlu Abdullah'ı danışman ve öğütçü ola­rak tâyin etti. Yâni seçme, seçilmeye katılmayacaktı. Yine Suheyb-i Rumi'yi de üç gün süreyle namaz kıldırmakla görevlendirmişti. Yâ­ni, şûra problemi çözüp, müslümanlar Halifelerini belirleyinceye kadar. [24]

 

Osman (r.a.)'İn Seçilmesi Nasıl Gerçekleşti:

 

Ömer'in seçtiği altı kişi, mes'eleyi tartışmak üzere bir evde top­landılar. Talha da kapıda muhafız olarak bekliyor ve kimsenin girme­mesini sağlıyordu. Sonunda üç üye yetkisini öbür üçüne devretti. Zübeyr Ali'ye, Sa'd Abdurrahman bin Avf a, Talha ise hakkını Os­man'a emanet etti. Abdurrahman, AK ve Osman'a; -Hanginiz ara­dan çıkmak ister ki, işi birinize bırakalım» diye danıştı. Ama iki büyükler cevab vermeyince Abdurrahman; «Ben hakkımdan vaz­geçtim» dedi. «Allah ve islâm adına söyleyin; birinizden birinize vazi­feyi yüklersem hakkaniyetle davranır mıyım?» Evet, dediler. Sonra her ikisinin de faz'letlerini saydıktan sonra onlardan şu ahd ye mi-

sakı aidi: «Kimi tâyin edersem adaletli davranacak. Kimi de tâyin et­mezsem, o da itaat edip ötekinin emrine girecek.» ikisi de tamam dediler. Ve dağıldılar.

Bu sefer de Abdurrahman îbn-i Avf halk ile istişareye koyul­du. Çeşitli kabile ve grupların ileri gelenleriyle tek tek görüştü. Fer­den veya ikili ya da toplu halde. Kimisiyle gizli, kimisiyle açıktan. Hattâ kadınlara bile perde arkasından danışmayı ihmal etmedi. Mektep çocuklarına bile sordu. Medine'ye gelip giden yolculara da danıştı. Tam üç gün iki gece... Bu soruşturmada, iki kişinin olsun, Osman(r.a.)'m tercihinde ihtilâf ettiğin; görmedi. Sadece Ammar îbn Yâsir ve Mikdad, Hz. Ali'yi teklif etmiş, sonra ise topluluğa katılmış­lardı.

Dördüncü gün ise Abdurrahman, Ali ve Osman'ı, bacısının oğlu Misver bin Mahreme'nin evinde bir araya gefrdi. Ve dedi ki: «Sizin hakkınızda soruşturdum, bir tek kişinin hiçbiriniz hakkında olum­suz ifadesine rastlamadım... Sonra Mescide çıktılar. Ensâr ve Muha­cirin hepsini çağırdı. Halk mescidi hınca hınç doldurmuştu. Onları halka arzetti. Minbere çıkıp uzun duâ etti. Sonra halka hitab etti:

«Ey nâs! Sizinle gizli - açık konuşup niyetlerinizi aradım. Ve hiç birinizin de bu iki zâttan hiçbirini, ne Ali'yi, ne Osman'ı reddetmedi­ğinizi gördüm. Şimdi yâ Ali, gel, dedi. O da yanma gelince, Abdur­rahman onun elini tutup: Sen, Allah'ın kitabı ve Resulünün sün­neti ile Ebû Bekir ve Ömer'in uygulaması üzerine (öylece hal'fe ol­mak üzere) bana bey'at eder misin?» diye sordu. Hazret-i Ali ise; «Belki kendi gücüm ve yeteneğim derecesinde yapabilirim» deyince, onu bıraktı. Bu sefer de Osman'ı çağırdı, onun el'ni tutarak, ona da: «Allah'ın kitabı ve Resulünün sünneti, Ebû Bekir ve Ömer'in uygu­lamasına göre halife olmak üzere bana söz verir misin?» deyince, Os­man, «Evet» dedi. Bunun üzerine Abdurrahman başını tavana kal­dırıp elini açtı, Osman'ın eli elinde olduğu halde: «Yâ Rab şâhid ol, yâ Rab şahid ol. Yâ Rabbi işte omuzumdaki yükü âıdirip Os­man'ın sırtına yükledim»

dedi. Bunun üzerine halk bey'at için hü­cum etti. Hz. Ali de ilk - bir rivayete göre en son - bey'at eden kişi idi[25].

 

İbret Ve Dersler

 

Birinci olarak: Gördük ki, Hz. Ömer'in ilk icraatı Halid bin Velid'i (cebhe komutanlığından) almasıdır. Ve bu olayda da, çağdaş birçok kitap yanlış yorum yapıyor. Hemen hepsi de, azlin sebebi olarak Ha­lici bin Velid'in makamında bir kusur ararlar. Halbuki bu olayın yo­rumu, bizzat Hz. Ömer'in kendi uygulamasında ve Halid hakkındaki ifadesindeki övgülerde besbellidir: Yukarıda kaydettiğimiz gibi, o di­yor ki: «Halid, sen benim için çok değerlisin ve çok severim.» Ay­rıca Mısırlılara, mes'eleyi açıklama sadedinde yazdığı mektupta da böyle söylüyor: «Ben Halid'i bir hatâ ya da kusuru dolayısıyla azlet­medim. Onun savaştaki baskınları ve şiddeti dolayısıyla insanlara şefkat ifadesi olsun diye vazifeden aldım[26].

Yine, Halid'in vefatı kendisine haber verilince, Halid'in bulun­duğu üç günlük mesafeye Medine'den yürüdü. Hattâ bu mesafeyi bir gecede kat'ettiği rivayet edilir. Ona ulaştığında yıkanmıştı. Duâ edip kapısında teçhiz ve tekfini bitinceye dek üzüntü içinde bekledi... Ağ­lama sesleri yükselince de; işitmiyor musun? Bu kadınları men'etse-ne! denince; «Kureyş kadınları laklaka edeceğine varsın Ebû Sü­leyman'a ağlasınlar!..» dedi.

Cenaze peşine çıkınca da Ömer haremden bir kadının ağladı­ğını görüp, «kim bu?» diye sordu. Anası dediler. «Anası mı?» dedi ve üç kere «ona yazık!» dedi ve ekledi:

Kadınlar, Halid gibi bir yiğide ağlamış mıdır?[27]» dedi.

İkinci olarak: Şu yukardaki bahisten, Halid bin Velid'in Medine'­de vefat edip orada gömüldüğü anlaşılıyor. Bazı tarihçiler bu kanaa-ta varmışsa da, cumhurun görüşü, Humus'ta ölüp, orada gömüldüğü yolundadır. İbn-i Kesîr'in Bidâye ve Nihâye'sindeki tercihi de bu­dur. Çünkü Halid'in, azlini müteakip umre yapıp Suriye'ye döndüğü ve vefat tarihi olan fyirmi bir hicri) yılma kadar da oradan ayrılma­dığı sabittir.

Her hâlü kârda Ömer'in onu, sağ iken veya ölümünden sonra, hep övmekte olduğu kesin; Hattâ İbn-i Kesîr'in Vâkıdi'den nakline göre, Hz. Ömer Humus'tan hacca gelenlere; Bize bir haberiniz var mı?» deyince, Halid vefat etti, diyorlar. Ömer istirca'da bulunuyor ve: Allah bilir ya, o cebhenin en güvenilir bekçisi ve düşmanının önünde engeldi» buyurmuştur.

Ama şunu da kaydedelim ki, bu övgüler, aralarında görüş ayrı­lığına engel değildir. Çünkü ikisi de rey ehli ve içtihada yetkilidir. Görüşler, değişik olabilir...

Keşke şu, Halid'in kimliği ile Ömer'in mevkiine, ya da Ömer'in kimliği ite kendi mevkii arasında eksiklik arayanlar, mes'eleyi bu do-rece etraflıca incelerken, her halükârda mükâfatlandırılan ietihad mertebesini de unutmasalar. Fikrî sapma ya da yanlış iş yapma gibi şeyler peygamber arkadaşlarını tenzih etmiş olsalardı ne güzel olur idi.

Üçüncü olarak: Ömer'in hilâfeti üstüne akıl yürütenlerin gö­receği en açık şeyin; Hz. Ömer ile Hz. Ali arasındaki sıkı işbirliği ve yardımlaşma olduğudur. Yâni Ali, Ömer için baş danışmandı. Her mes'ele ve her problemde... Öyle ki, bir konuda AH bir fikir belirtti mi Ömer onu mutlaka uygulardı. Ömer'in, «AH olmasa Ömer helak olur­du sözü sana bu babda kâfidir. Zaten Hz. Ali de, her konuda ona yol göstermekten geri durmaz, onu sürekli uyarırdı. Nitekim Farslar üze­rine yürürken savaşa katılıp, katılmama konusunu kendisine sorun­ca; onu seven, ona önem veren ve onu sıyânet eden bir üslûpla, savaşa katılmamasını söylemişti. Savaşı kendisi dışında biriyle yö­netmesini tavsiye etmişti. Ve onun savaşa çıkması halinde de, ar­kasında bazı düzenlerin başlayabileceğini, bunun ise karşılayacağı düşmandan daha tehlikeli olacağını ihtar ederek, sakındırmıştı.

Şimdi bakalım; Resûlullah (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.)ye hilâfet va-siyyet etse; bizzat Hz. Ali'nin buna karşı gelmesi mümkün müydü? Ve hele kendisine yüklenmiş halifelik ödevini kaptırır da, kapana bu derece samimiyetle hizmet ve yardımda, bulunabilir miydi? Hele he­le sahabenin, Resûlullah'ın emrine aykırı bir işleme razı olması ve başta Hz. Ali olmak üzere ittifak ve icma'da bulunmaları nasıl düşü­nülebilirdi?..

Dördüncü olarak: Hz. Ebû Bekir, tam zamanında ve kendisin­den daha uygun kimsenin bulunamadığı bir anda halife seçildiği gi­bi; Hz. Ömer de yine tam ânında ve kendisinin yegâne namzet ve en uygun hüviyyet olarak seçilmiştir.

Nitekim Hz. Ebü Bekir'in döneminde başarılan en mühim şey; Resûlullah (s.a.v.)'in vefatıyla ortaya çıkan sıkıntıların bastırılıp, îs-lâm devletinin yeniden yerine oturtulup, gönüllere yerleştirilmesine denk; Ömer döneminde de, Mağrip'ten Fars sınırları sonuna ve Su­riye'den Yemen'e kadar büyük fetihlerin gerçekleştirilmesi, birçok şehrin kurulması; icra edilen divan ve hey'etlerle devletin çağdaş ve medenî bir yapı içinde müesseseleştirilmesi, yıkılmaz esaslar üstüne oturtulması var...

Burada tabiî; Cenâb-ı Hakk'ın, kullarını kollaması, onları ferdî ve toplumsal hayatında, saadet ve hayır sebebleri halkederek, koru­ma hikmetini de asla unutmamalıyız.

Beşinci olarak: Hz. Osman'ın halifeliğe seçilişi ile Hz. Ömer'in se­çilişi arasında son derece benzerlik vardır deriz. Tabiî sadece şu fark var: Ebû Bekir, Ömer'i bizzat tensib ederken, Ömer Osman'ın şah­sını tâyin etmedi. Ama altı kişi içindeki her ferdi namzet göstermiş oldu. Ve bu hey'et şûra olarak tek kişiyi aday seçmekle halkın da tasvibi sonucu, aynı hedefe varıldı.

Yine görüyoruz ki; Osman'ın, bu altı kişi arasından seçilip tâ­yin edilmesi tamamen meşveret yoluyla olmuştur. Altının meşvere-tiyle birlik halkın (veya ehl-i hal ve akt'inî meşvereti, sonra da bey'-ata davetiyle tamamlanmış ve Hz. Ali de bey'atın başım çekmiştir...

Öyleyse şunu rahatlıkla iddia edebiliriz: Bu anlaşmaya hattâ Hz. Ali dönemine kadar müslümanlar tek cemaat halindeydi, ayrılık gayrılık yoktu.

Kimsenin aklında Hilâfet konusunda b"r tereddüd olmadığı gi­bi bu işe kim lâyık? gibi bir soruya bile yer yoktu. Durum ne ge­rektiriyor, ne oluyorsa herkes kabulleniyor; çünkü hep meşveretle, kitlenin rızasıyla ve şeriatın ölçüsüne göre oluyordu...

Esasen azıcık kafası çalışan anlar ki; bu tâyinler üzerinde hiç tartışmadan ve uğraşmadan, kişi Kur'an ve Sünnet'e bakmakla mes'-eleyi kavrar: Kur'an'da veya sünnet'te, Resûlullah'tan sonra hilâfetle ilgili nass var mı yok mu? Yine ilk üç halifenin tesbitinde bir hatâ veya eleştirilecek nokta var mı? Bunlar olmadığına göre, müslüman­lar ne zaman ve hangi sebeblerle bölünmüştür. Üç halifede topluca hareket eden ve onlara destek olan bu ümmet neden ve nasıl ikiye ayrılmıştır?

İşte bu son sorunun cevabını inşâallah; Hz. Ali (r.a.) efendimizin hilâfet dönemiyle ve o günkü olaylarla ilgili bahiste açalım. [28]



Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   
342 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın